Dün akşam Somaspor–Bursaspor maçında tribünlerden yükselen sesler, sıradan bir futbol karşılaşmasının çok ötesine geçti. Kürt siyasetinin simge isimlerinden Leyla Zana’ya yönelik küfürlü, ırkçı ve cinsiyetçi tezahüratlar dakikalarca sürdü. Sosyal medyada hızla yayılan görüntüler, toplumun derin bir yarasını bir kez daha açtı. Üstelik “Beyaz Toros” pankartlarıyla… 90’ların karanlık hafızasını çağıran bu semboller, sporun birleştirici değil, ayrıştırıcı bir araç olarak kullanıldığını açıkça gösterdi.
Bu sloganları atanlar, herhangi bir etnisiteye değil; en temel anlamıyla insan olma haline yabancılaştıklarını ilan ettiler. Çünkü nefret, insanlığın içini oyan bir asittir. Dokunduğu her şeyi çürütür.
Leyla Zana’ya Saldırı Ne Anlama Geliyor?
Leyla Zana kimdir? 1991’de Meclis’te Kürtçe yemin ettiği için hapse atılan, barış ve demokrasi mücadelesinin simgesi haline gelmiş bir kadın. Ona yönelen saldırı, tekil bir kişiye değil; Kürt kimliğine, kadın onuruna ve eşit yurttaşlık talebine yöneliktir.
Tepkilerin genişliği de bunu gösterdi. DEM Parti’den CHP’ye, barolardan insan hakları örgütlerine kadar çok sayıda kurum bu nefret dilini kınadı. Amedspor tesislerine asılan “Aslan aslandır; ha kadın ha erkek” yazılı Leyla Zana posteri, belki de verilen en güçlü cevaptı.
Neden Şimdi?
Asıl mesele burada başlıyor. 2025, Kürt meselesinde tarihsel bir eşik oldu. Abdullah Öcalan’ın Şubat ayındaki silah bırakma ve fesih çağrısı, PKK’nin Mayıs kongresinde aldığı fesih kararı, sembolik silah bırakma törenleri… İmralı görüşmeleriyle başlayan ve Bahçeli’nin DEM Parti ile tokalaşmasına kadar uzanan süreç, demokratik bir ülke ihtimalini yeniden görünür kıldı.
Silahlar sustu. Diyalog kapıları aralandı. Tam da bu kırılgan umut ikliminde tribünlerden yükselen bu nefret, tesadüf mü? Bu soruyu sormadan ilerleyemeyiz.
Futbol, Irkçılığın Sahnesi mi?
Türkiye’de anti-Kürt ırkçılık yeni değil. Yasaklanan diller, inkâr edilen kimlikler, linç girişimleri bu ülkenin hafızasında derin izler bıraktı. Ancak barış ihtimalinin güçlendiği her dönemde, bu tür provokasyonların artması dikkat çekici.
Futbol sahaları, ne yazık ki nefretin en rahat dolaşıma girdiği alanlardan biri haline geldi. Bursaspor tribünlerindeki bu olay, daha önce Amedspor maçlarında yaşanan saldırıların devamı gibi duruyor. TFF’nin sessizliği, yetersiz yaptırımlar ve cezasızlık kültürü, bu dili fiilen teşvik ediyor. Barış sadece dağda değil, tribünde de sınanıyor.

Zihinlerdeki Silahlar
Silah bırakmak, işin belki de en kolay kısmı. Asıl zor olan, zihinlerdeki silahları susturmak. Tribünlerde Kürt bir kadına küfretmek cezasız kalırsa, masadaki barış görüşmeleri de ister istemez yara alır.
Bu noktada olayları “münferit öfke patlaması” olarak okumak saflık olur. Giderek daha net görüyoruz ki burada örgütlü bir kötülük, bilinçli bir yönlendirme var. Barış iklimini sabote etmeye çalışan, süreci zehirlemeyi hedefleyen karanlık bir akıl…
Suriye’deki gelişmeler, bölgesel dengeler zaten süreci zorlaştırırken; içerideki ırkçılık, yolu daha da dikenli hale getiriyor.
Birlikte Yaşamak Mümkün mü?
Burada Alain Touraine’in o meşhur sorusu karşımıza çıkıyor: “Eşitliklerimiz ve farklılıklarımızla birlikte yaşayabilecek miyiz?”
Touraine, çok kültürlü toplumlarda kimlik siyasetinin demokrasiyle çatışabileceğini söyler. Farklılıkların tanınması şarttır; ancak bu tanıma, ekonomik ve siyasal eşitlikle desteklenmezse içi boş kalır. Aksi halde çok kültürcülük, sadece bir vitrine dönüşür ve etnik çatışmaları besler.
Türkiye’nin gerçekliği de budur. Kürt farklılığını reddeden ırkçılık, birlikte yaşamanın önündeki en büyük engeldir. Kürtler, bu ülkenin kurucu unsurlarından biridir. Buna rağmen dışlandıklarında, gerilim kaçınılmaz olur.
Devletin Tutumu Belirleyici Olacak
Bu olay karşısında devletin ve ilgili kurumların alacağı tavır kritik. Görmezden mi gelinecek, yoksa kararlı soruşturmalar ve yaptırımlar mı uygulanacak?
Verilecek cevap, sadece barış sürecine olan samimiyeti değil; aynı zamanda süreci sabote etmeye çalışan derin mekanizmaların ne ölçüde tasfiye edildiğini de gösterecek.
Son Söz
Yine de umut var. Tepkilerin genişliği, toplumun büyük bir kesiminin bu nefretten rahatsız olduğunu gösteriyor. Bursaspor yönetiminin “tribün lideri Kürt kökenli” savunması ise ibretlik: Irkçılık kökenle değil, zihniyetle ilgilidir.
Futbol sahaları nefret değil, fair-play üretmeli. Barış, sadece örgütlerin feshiyle değil, toplumun yüzleşmesiyle kalıcı olur.
Leyla Zana’ya edilen küfürler, hepimize edilmiş bir hakarettir. Bu zehri temizlemezsek, 2025’in kazanımları elimizden kayar.
Soru hâlâ ortada duruyor: Tribünler mi kazanacak, yoksa ortak gelecek mi?
