Kırk bin yıl önce Palani’de su değişiyordu, insan değişiyordu, dil doğuyordu. Bugün yok olan her dil, insanlığın en eski mirasından bir parçayı alıp götürüyor.
Geçen yazımda, kırk bin yıl önce Adıyaman’ın kuzeyinde, Palani Kanyonu’nda, Palani köyü civarında yeşeren insan yaşamının bir kesitinden söz etmiştim. Palani’de hayat akıyordu. Her gün yeni bir deneyim, yeni bir sınav vardı.
Atalarımız aynı anda Palani’nin farklı sularında yıkanıyordu. Onlar suyun aynı olduğunu sanıyordu. Oysa su aynı değildi. Aynı hızla akmıyor, aynı ısıyı taşımıyor, aynı yükle ilerlemiyordu. İnsan da aynı kalmıyordu. Suda yıkandıktan bir an sonra, o insan artık aynı insan değildi. İnsan değişiyordu, su değişiyordu, hayat değişiyordu.
Ama onlar bu değişimin farkında değildi. Bu gerçeği, onların zamanından on binlerce yıl sonra bir Yunanlı filozof fark edecekti. Ne yazık ki Palani’nin insanı, bu bilgiyi bilmeden toprağa karıştı.

Öğrenmenin Bedeli: Hayat
Atalarımız sürekli öğreniyordu. Öğrenirken zorlanıyor, çoğu zaman öğrenmenin bedelini hayatlarıyla ödüyordu. Buna rağmen öğrenmek onlara sevinç veriyordu. Çocuklar gibi şenleniyorlardı. Çünkü her yeni bilgi hayatlarını kolaylaştırıyordu.
Avlanma aleti keskinleştikçe avlanmak kolaylaştı. Sivri taşı sopaya bağlamak bir devrimdi. Fırlatılarak kullanılan aletler yalnızca avı değil, insanın özgüvenini de güçlendirdi. Hayat anlam kazandı.
Toplayıcılığın Uzun Yolu
Karınlarını doyurmak en acil meseleydi. Ne buğday vardı ne mısır. Ekim bilinmiyordu, biçme yoktu. Doğada ne varsa onunla yetiniyorlardı. Yaban armudu, yaban dutu, yaban eriği tanıdıkları meyvelerdi.
Bu meyvelerin yenilip yenilmediğini öğrenmek belki de yüz yıllar sürdü. Çünkü bazen zehirli bir ot ölüme yol açıyordu. Hangi bitkinin yenilebilir olduğunu öğrenmek, insanlık tarihinin en ağır derslerinden biriydi. Melek yoktu, şeytan yoktu. İyiyi ve kötüyü sadece deneyerek öğrendiler.
Toplayıcılık bildikleri tek yaşam biçimiydi. Doğa zengindi ama bu zenginliğin farkında değillerdi. Kimse onlara yol göstermedi. “Bunu yeme” diyen olmadı. Bedeli ya ölüm oldu ya da yaşamın devamı.

İlk Büyük Devrim: Konuşmak
Peki, nasıl anlaşıyorlardı? En büyük yetenekleri konuşmaktı. Bir bilim insanı, “İnsan konuşan hayvandır” demişti. Ama nasıl bir konuşma?
Hangi sözcüklerle? En önemlisi, sözcükleri nasıl icat ettiler?
Belki de avladıkları hayvanların seslerini taklit ederek başladılar. İneğin “möö”sü, kuşun cıvıltısı, horozun ötüşü… Ses, dilin çekirdeğiydi.
A, E, I, İ, O, Ö, U, Ü… Konuşmanın temeli bu seslerdi. Bu seslerden sözler doğdu, sözlerden anlam üretildi.
Dil, Toplum ve Miras
Palani’de yaşayanlarla dağın öbür yakasındakiler aynı dili mi konuşuyordu? Bundan emin değilim. Eğer herkes aynı dili konuşsaydı, bugün dünyada yedi binden fazla dil olmazdı.
Sesler sözcüklere, sözcükler cümlelere dönüştü. Bu süreç yüz yıllar aldı. Cümle kurmak, dildeki ilk büyük devrimdi. Dil geliştikçe insan toplumsallaştı. İnsan, diğer canlılar arasında benzersiz bir konuma yükseldi.
Her sözcük bir devrimdi. Her sözcük büyük bir adımdı. Bugün insanın uzaya gitmesi ne kadar büyükse, o gün bir sözcük icat etmek ondan daha büyüktü.
Palani’de doğan dil ne kadar değerliyse, Harun’da gelişen dil de o kadar kıymetlidir. Çünkü bu diller, insanlığın sahneye çıktığı günlerden kalan en büyük mirastır.
Bir dilin yok oluşu, sadece bir dilin değil; emeğin, hafızanın ve insanlığın yok oluşudur.
Hikâyem devam edecek.
