Son yıllarda bazı sanatçı, yazar ve Dersim geleneğine bağlı insanlar Kirmanciki/Zazaki dilinin yaşatılması için büyük çaba gösteriyorlar. Saygı duymamak imkânsız. Ben onları Don Kişot’a (Don Quijote) benzetiyorum. Çünkü rüzgâra karşı savaşıyorlar. Ve o rüzgâr güçlü.
“Rüzgârı güçlü kılan” sadece hâkim olanın gücü değil, bizim zayıf yanlarımız ve tercihlerimizdir de. Dillerin yok olmasında tarihsel ve toplumsal süreçler kadar, toplumun kendisi ve onu oluşturan unsurlar da (birey, aile) önemli rol oynarlar.
Türkiye’de ulus devlet sisteminin getirdiği asimilasyoncu politikaların dili nasıl baskıladığını ve bir yok oluş süreci yarattığını biliyoruz. Ancak bununla birlikte biz de yaşamın birçok alanında ana dilin yerine hâkim dili koymayı tercih ettik ve zamanla bu tercihi içselleştirdik.
Peki bir dili yaşatan nedir? Peki bir dil yasaklanarak yok edilir mi?
Hiç kuşkusuz bir dilin kaderini belirleyen en önemli unsur üretim tarzı ve ilişkileridir. Söz konusu Kirmanciki/Zazaki dili olduğunda Medler’de ‘saray dili’ olma varsayımından öte hiç iktidar dili olmamış, kentleşmemiş, yazı dili haline gelmemiş, tarım ve hayvancılık toplumlarına ait bir dil demek yapmak mümkün.
Öte yandan iktidar-devlet dili haline gelmemesine karşın bugüne kadar varlığını sürdürmüş bir dil. Bazılar Kürtçenin bir lehçesi olarak görüyor, bazıları da Sümerce ile ilişkilendiriyor. Bazıları kendi başına bir dil olarak tanımlıyor (Özellikle 1990’lardan itibaren.) “Lehçe’dir” veya “ayrı bir dildir” diyenler sorunu politize ededursun, dil ölüyor.
Bir dili yaşatan, o dili konuşan insandır. Evde konuşuluyorsa yaşar. Anne çocuğuna o dille sesleniyorsa yaşar. Sokakta, pazarda, gündelik hayatın içinde yer buluyorsa yaşar. Dil, hayatın içindeyse vardır; sanatta, müzikte, edebiyatta, masalda, kamusal ve günlük yaşamın her alanında var oldukça yaşamaya devam eder. Hayattan çekilirse, ölür.
Bir dili yasaklar, kısıtlamalar zayıflatır ve geriletir. Ama tamamen yok edemez. Toplum, korkudan, utançtan ya da “işe yaramaz” gördüğü için terk ederse, o dili konuşmayı bırakırsa o zaman o dil ölür.
Diller Mezarlığı: Anadolu ve Mezopotamya
Dünyada bilinen yaklaşık 7.000 dil var. Bunların yaklaşık %40’ı yok olma tehlikesiyle (2.800 dil) karşı karşıya. Ortalama her iki haftada bir dil tamamen yok olup gidiyor. 2100 yılına kadar bu dillerin yarısının yok olacağı, kaybolup gideceği varsayılıyor.
Bakın; Ubykh dili… Kafkasya kökenliydi. Tevfik Esenç sürgünle Anadolu’ya geldi. 1992’de son konuşanı oydu. Ölümüyle birlikte dil tamamen yok oldu.
Manx dili… 1974’te “ölü dil” ilan edildi. Son ana dili konuşanı Ned Maddrell hayatını kaybetti.
Eyak dili… Alaska yerlilerine aitti. 2008’de son konuşanı Marie Smith Jones’un ölümüyle birlikte tarih oldu.
Bölgemizde Ladino dili, Kırmancki/Zazaki, Lazca, Süryanice, Batı Ermenicesi… UNESCO’ya göre kaybolmakta olan, risk altındaki diller arasında yer alıyor
Ne yazık ki modern dünya, küresel pazar küçük dilleri yutuyor. Bu anlamıyla Anadolu ve Mezopotamya bir diller mezarlığı gibidir.
Bütün bu dillerin ortak sorunu şu:
Eğitim dili değil.
Kamusal alanda yok.
Gençler konuşmuyor.
Yaygın dillere yöneliyor.
Ve pazarın dili neyse, insanlar ona yöneliyor.
Kirmanciki/Zazaki dilinin her geçen gün konuşanı, yazanı, okuyanı azalıyor. Şunu unutmamak lazım: Bir halk yaşasa bile dili ölebilir.
Burada pes etmek, dili yaşatmaya çalışmamak elbette kabul edilemez. Ama bir yandan da gerçekliği görmek zorundayız. Gün geçtikçe Kirmanciki/Zazaki dilinin yok olma tehlikesi artıyor. Bugün dili yaşatmak isteyenler var, ama dili taşıyan toplumsal zemin zayıf.
Ne yazık ki, bu zemin güçlendirilmezse; gençler sahip çıkmazsa bu çabaların bir anlamı kalmayacak..
