“Bilgili insanlar başkalarını alt etmek için konuşmazlar. Kısa ve öz konuşma güçlü zihni temsil eder, odaklanmış irade de kötü niyet olmaz.” — Hasan Âli Yücel
Eğitimin Karanlık Tablosu
2024 yılı TÜİK verileri, Türkiye’nin eğitim göstergelerinde derin bir yarayı yeniden ortaya koyuyor.
Kafa karıştıracak ayrıntılara girmeden tabloyu özetleyelim:
• 6 yaş üzeri nüfus: 79 milyon 398 bin kişi
• Okuma yazma bilmeyen: 1 milyon 763 bin kişi
– Erkek: 296.083
– Kadın: 1.467.415
• Okuryazar olup mezun olmayan: 7 milyon 461 bin kişi
• İlkokul mezunu: 16 milyon 705 bin kişi
• Ortaokul ve dengi mezun: 13 milyon 659 bin kişi
• İlköğretim mezunu: 4 milyon 964 bin kişi
• Lise mezunu: 19 milyon 16 bin kişi
• Üniversite mezunu: 13 milyon 136 bin kişi
• Yüksek lisans ve doktora mezunu: 1 milyon 964 bin kişi
Bu veriler bir gerçeği haykırıyor:
Eğitimde nitelik kayboluyor, fırsat eşitliği çökmüş durumda.
24 Kasım’ın Gerçek Anlamı
24 Kasım 1928, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Millet Mektepleri Başöğretmenliği”ni kabul ettiği gündür.
1981’de, 12 Eylül darbecileri bu tarihi “Öğretmenler Günü” ilan etti.
Bugün tartışmamız gereken, günün kökeni değil; içeriğini 12 Eylül’ün neoliberal ruhundan arındırmak. Çünkü 12 Eylül sonrası uygulanan serbest piyasa politikaları, eğitimi tıpkı sağlık gibi paralı bir sektöre dönüştürdü.
Bu politikalar:
Paralı eğitimi yaygınlaştırdı.
Yoksul çocukların okuduğu birçok parasız yatılı okulu kapattı.
Öğretmen yetiştirme sistemine ağır darbe vurdu.
Öğretmenlik mesleğini güvencesizleştirdi.
Bugün gelinen noktada, “Öğretmenler Günü” kutlanırken binlerce öğretmen işsiz dolaşıyor. Bu bile tek başına bir ülkenin trajedisidir.
Ezberci Müfredat ve Kaybolan ‘Muallim’ Kimliği
“Bir çocuğun en büyük şansı iyi bir öğretmene denk gelmesidir.” sözü kulağa hoş gelir.
Ama aslında bu cümle, haksız bir kader anlayışını meşrulaştırır. Çünkü her çocuk iyi bir öğretmeni hak eder.
Dünyanın her yerinde öğretmenin öğreteceği bir “müfredat havuzu” vardır. Bizse müfredatı kalıplara sıkıştırıp çocukları ezbere mahkûm ediyoruz.
Eğer çocuklara sorgulamayı, araştırmayı, düşünmeyi öğretmek istiyorsak:
Önce öğretmen kendi yöntemini, sınıftaki tutumunu, öğrenme biçimini sorgulamalı. Çünkü sorgulayan öğretmen; sorgulayan toplumun temelidir.
Yakın zaman önce bir eğitim kurumu temsilcisinin şu sözü hâlâ kulaklarımızda:
“Biz okumamış ve cahil kesimin ferasetine güveniyoruz.”
Yorum bile gerekmiyor.
Muallimliğin Onuruna Dönmek
Öğretmenlerin yeniden “muallim” olma niteliğine kavuşması gerekiyor.
Halka ve hakka bağlı, yoksul çocukların kaderini değiştirme iradesi taşıyan, çağdaş ve bilimsel eğitime yaslanan bir muallim…
Bu dönüşüm, yalnızca öğretmenler için değil, ülkenin aydınlanma hamlesi için zorunlu.
Eğitim üretim içindir.
Eğitim ve sağlık doğuştan haktır, satılamaz.
Yaşasın öğretmenlerin onurlu direnişi!
Yaşasın Köy Enstitüleri bilinci!
Sözlerimi ülkemizdeki sağlıkçıların başöğretmeni, Toplum Hekimliği’nin kurucusu Prof. Dr. Nusret Fişek’i anarak tamamlıyor: “İyi ki öğrencin olmuşuz…”
