Cumhuriyetin şimendifer politikasının nasıl stratejik bir proje olduğunu, bu köşede daha önce yazmıştım. Bu politikanın önemli unsurlarından birisi, ‘iskan’ uygulamaları ile uyum içinde işlemesiydi. Nitekim değişik nüfus kesimleri, türlü iskan politika ve pratiklerinin muhatapları olmuşlardı. O yıllarda kitlesel iskan uygulamalarının yegane aracı şimendiferlerdi ve bu durum, şimendifer hatlarının belirlenmesinde ‘iskan’ın, ne derece etkili olduğunu da gösteriyordu. Bunun sonucudur ki Türkiye’de şimendifer hatları üzerindeki şehirlerin tamamı, iskan politikalarının doğrudan muhatabı ve tanıkları olarak olarak kayıtlara geçmişti.
Kuşkusuz şimendiferler sadece insanları değil, hayvanları da taşıyordu. Bu ülkenin bir hayvancılık memleketi olması nedeniyle, hayvan taşımacılığı özel bir mesele olarak politik gündeme girmişti. Cumhuriyetin, onbinlerce insanı yerlerinden ederek çeşitli mekanlara taşıdığı 1938’de, Nafia Vekaleti, Devlet Demiryolları ve Limanları İşletme Umum Müdürlüğü, bir karar almış, “Memleket İçinde Demiryolları ile Nakledilecek Hayvanların Tabi Olacakları Muamele Hakkında” bir talimatname çıkarmıştı.
Toplam 34 maddelik bu talimatname hayvanların gelişigüzel nakledilemeyeceklerini hükme bağlıyordu. Mesela daha ilk maddesi, ‘kedi, köpek ve tüm canlı hayvanların, trenlerle nakledilmesi için veteriner sağlık raporunu şart’ koşuyordu. Devamında hayvanların, önceden belirlenen istasyonlarda muayeneden geçirilmelerini (Madde 5), toplu hayvan taşımını kolaylaştırmak için ilgili istasyonlarda rampalar yapılmasını (Madde 7) öngörüyordu. Talimatnameye göre ‘hayvanları atarak yüklemek kesinlikle yasaktı’ (Madde 8), soğuk havalarda ve kış döneminde hayvanlar kapalı vagonlarda taşınmalıydı (Madde 10) ve büyük hayvanların konulacağı vagonların zeminine bir miktar saman, ot vb. konulmalıydı (Madde 12). Talimatname 36 saat ve daha fazla sürecek yolculuklarda hayvanların belirli aralıklarla mutlaka istasyonlarda indirilerek vagon temizliği yapılmasını (Madde 14), mola istasyonlarında hayvan bağlamak için uygun alanların oluşturulmasını (Madde 15), taşıma işlemi bittikten sonra vagonların dezenfekte edilmesini (Madde 17) de hükme bağlamıştı. Özetle hayvanların sağlıklı ortamda ve özenle taşınması için daha bir dizi detay içeren bu talimatname temel hayvan hakları bağlamında ileri bir adım anlamına geliyordu.
1930’lu yıllar, ülkedeki çeşitli nüfus gruplarının yerlerinden edilmesini içeren başka yasal düzenlemelere de konu olmuştu. Mesela 1934 yılında çıkarılan 2510 sayılı İskan Kanunu bu yeni politikanın en somut-detaylı metni idi. Yasa, yüzbinlerce insanın yerlerinden edilmesini ve başka şehirlerin köylerine yerleştirilmesini öngörüyordu. Bu grupların naklinde de şimendiferlerin kullanılması öngörülmüş, tren istasyonlarında haftalarca iskan kayıtları tutulmuştu.
Elbette insanların taşınması da belli kaide, kural ve yönetmeliklerin konusuydu ama uygulamada insanların taşınması, hiç bir yönetmelikte yer alamayacak biçimde gayri insaniydi. Özellikle 1930’lu yıllarda gerçekleşen bu insan taşımacılığı, kara trenlerin kapalı vagonlarında yapılmıştı. Aşırı yığılmanın da etkisiyle nefes almanın zorlaştığı vagonlarda tuvalet de yoktu. Dolayısıyla her vagon aynı zamanda birer tuvaletti. Ama aynı zamanda bir şeyler yedikleri ve çocuklarına da yedirdikleri bir tür mutfaktı. Şair Cemal Süreya, ‘bizi yük vagonlarına doldurdular’ diye yazmıştı ve Sivas, Divriği’den Bilecik’e kadar tam da öyle bir kara vagonda yolculuk yapmıştı.
Hayvanları taşıma talimatnamesi ile kıyaslandığında, insanlar türlü eziyetlere maruz bırakılarak taşınmışlardı. Bu yüzden sürgün edildikleri mekanlara ulaşamayan yaşlılar ve çocuklar vardı? Türkiye, zaman içinde, hayvanların taşınması talimatnamesi’nde olduğu gibi insanlara dair de ‘insani’ talimatnameler çıkarmak yerine, tam aksi bir yol izleyerek hayvanlar için de yeni ‘iskan’ kararları çıkardı. Bulundukları sokaklardan toplanıp, bir tür ‘şimendiferlerle’ barınaklara doğru yola çıkarılan hayvan kafilelerinin akıbetine dair dehşet verici haberleri duymak ya da izlemek ne büyük bir acı.
