1. Haberler
  2. Felsefe
  3. “Ruhum aşınmış tabanlar üzre yürümek istemiyor artık.”

“Ruhum aşınmış tabanlar üzre yürümek istemiyor artık.”

Ah içimdeki çocuk: Hiçbir kapı, hiçbir pencere sokağa bakmıyor şimdi! Müdavimi yok pencerelerin. Serenattı yok!

featured
“Ruhum aşınmış tabanlar üzre yürümek istemiyor artık.”

-Suskun ruhlara çağrı-

Yavaşlık, sükûnet, ağırbaşlılık bilgece midir? Yoksa bilgelerin zihninde fırtınalar mı kopar? Yeniyi yaratan sükûnet midir, yoksa hareket mi? “Sakin olmaya” davet edilmek bir tür kabullenmek midir, yoksa zaman kazanmak mı? Bilemedim…

Bildiğim tek şey, her şey yavaş ve bir o kadar sıradan… Evrenin kalbi durmuş sanki! Heyecanı yok hayatın; doğan günün, batan güneşin… Tadı yok aşkların; yasakları çiğnemeye mecali yok! Kalplerde sayısız yaşlı kent havası, ağır aksak; ritmi yok! Herkes bir diğerine ve her biri enkaza benzer!

Değişmeyen, taş kesmiş tanıdık yüzler batağındayım. Bu nasıl ceza? Hayatlarında tek satır okumamış, yazmamış, tek soru sormamış tek yanıt bulmamış; yaşamlarını yaşarken sonlandırmış insanların batağı…

Ah öğretilmiş çaresizlik; alacağın olsun!

“Yeni yollarda yürüyorum ben, bana yeni bir söz geliyor, bıktım bütün yaratıcılar gibi, eski dillerden. Ruhum aşınmış tabanlar üzre yürümek istemiyor artık. Her türlü konuşma pek yavaş geliyor bana. Senin arabana atlıyorum ey fırtına. Seni dahi kırbaçlamak istiyorum!” (1)  Kati kararım!

Bir kerede aynaları şaşırtın n’olur!

Ey “durgun don”. Yavaş akan nehir, değişmeden kalan sayısız yüz, bir kere de aynaları şaşırtın n’olur! Bir kere de yanılsın kain, tutmasın kehaneti! Kaçan yok, koşan yok, saklanan yok, tutkuyla seven sevilen yok, yaratan, arayan yok! Kim taşır bu utancı. Hangi tarih yazar, hangi takvim? Öyle bir azap ki: Suskun ruhların laneti!

Bir bağırtı, bir sevinç çığlığı gibi geçmek istiyorum geniş denizler üzerinden, dostlarımın kaldığı Mutlu Adaları buluncaya dek…” (1) Ey içimdeki şair dayanabilecek misin?

Tabiat kuralıdır: Yel eser, yaprak kıpırdar, su yürür, çiçek açar, şimşek çakar yağmur yağar, ceylan sürüleri suya iner, dalgalar büyür… Peki neden bu yokluk, bu ölüm sessizliği; bitmeyen matem, ağzındaki belli belirsiz dua ile tespit tanelerine level atlatıp duran yaşlı bunak. Nasıl bir yazgı bu?

O korkusuz şövalyeleri, Cervantes’in “Yel değirmeni aşıkları”nı, bir balçıkta yaşadığı halde taç yaprakları her zaman temiz ve lekesiz kalan lotus çiçeğini, gün doğumu/gün batımı serenatlarını, Shakespeare’in coşkun dizelerini arıyor içimdeki serseri… Hayır, yok gözlerimde ağırlaşan göz kapaklarının utancı!

Lakin… Uzadı Araf!

Ne çok uzadı penceredeki bekleyiş! Bundan olsa aşkın tatsızlığı…

Lakin… Ne çok uzadı araf! Tedirgin söz dizileri ne çok uzadı! Ne çok uzadı içimdeki yas! Penceredeki bekleyiş! Bundan olsa aşkın tatsızlığı… Boğuldu boğulacak içimdeki aşk-ı saadet. Tevekküle kılıç çalan tutku. Ey tanrım bu nasıl bir hicap? İçimdeki istence kara çalar durur.

Tevekkülün tefekkür haline gelmesidir insanı sahipsiz kılıp sokağa salan. Hayır, “sokağa salan” değil, asıl, “sokaktan alan”.  Sokak ki, hayatın kalbidir.  Bilgeliktir. İmkansızı yaratan eller gibi maharetlidir. Bundandır ki, tevekkül de tefekkür de kuru bir başak gibi sokağı derdest eder durur.

“Penceresiz kaldım…”

Penceresiz kaldım…

Ah içimdeki çocuk: Hiçbir kapı, hiçbir pencere sokağa bakmıyor şimdi! Müdavimi yok pencerelerin. Serenattı yok! Kıpır kıpır göz süzüp, gerdan kırıp geçenleri, yarenleri, yarenlikleri yok… Yitip gitti penceredeki Gülpembe. O, oyalı yazmalar, O, nakışlı bakışlar yitip gitti.

Ah, “demir kapı kör pencere…” Nice hayatlar karartan zırh! Yeminli karanlık! İçimdeki çocukluğa musallat olmuş musalla taşı: Penceresiz kaldım.

“Penceresiz kaldım anne/Uçurtmam tel örgülere takıldı/Hani benim gençliğim anne(…)/Duvarlar konuşmuyor anne/Açık kalmıyor hiçbir kapı…” (2): Rahmi alınmış kentlere kaldım…

Lakin kim bilir, kimler görür kapalı kapıları, penceresiz insanları; kim anlar? Saçmalıkların bu kadar övüldüğü; cehaletin, sevgisizliğin bu kadar yüceltildiği bir alem başka nerede var? Herkesin, Don Kişot’un Sanço’su gibi “gölgesine sığınacağı bir ağaç aradığı” bir dünyada güneş ne işe yarar? Neye yarar Musa’nın asası ile denizleri yarıp yol açışı?

Avazlayan tellallara, sıvazlayan tellaklara kaldık; ikisi de bir. “Tanrılarını, insanları çarmıha germekten başka türlü sevmeyi bilmeyen”lerin insafına bir de… 

Hey hat!

Penceresizim. Lakin içimde hala, meftun bir aşk-ı saadet; metfun olmayı reddeder: “Bir bağırtı, bir sevinç çığlığı gibi geçmek istiyorum geniş denizler üzerinden, dostlarımın kaldığı Mutlu Adaları buluncaya dek…” (1) Dostlarımın Mutlu Adalarını… Her bedenin, her tenin, her fikrin, her dilin anadan üryan ve yargısız ve yasaksız var olduğu, yaşadığı; aşını ekmeğini bölüştüğü, bir sevinç çığlığı gibi geniş denizler üzerinden geçtiği Mutlu Adalara…

Kapıların kapanmadığı, hep sokağa baktığı ve sokağı yaşattığı Adalara…
Zira, “Ruhum aşınmış tabanlar üzre yürümek istemiyor artık”!
______________

(1) Nietzsche /Zerdüşt Böyle Buyurdu.
(2) Ahmet Kaya.

“Ruhum aşınmış tabanlar üzre yürümek istemiyor artık.”
3

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

3 Yorum

  1. Gazetemizi aynı zamanda bir eleştiri-tartışma platformu olarak görelim ve yorumlar yapalım. Bu hem demokratik katılımcı bir platform açmış olacak hem de okuyucu-yazar bağını güçlendirecektir. Lütfen yorumlayalım.

  2. 18 Temmuz 2024, 08:01

    […] var olduğu”dur.  Descartes’de hayvanları canlı bir varlık olarak görmez. Hayvanları “acı çekmeyen, his taşımayan mekanik aksesuarlar” olarak tanımlar. Aynı inanış Hristiyanlıkta ve […]

  3. 4 Ağustos 2024, 17:15

    “Yaraların ışığın içeri girdiği yerdir. Seni acıtan, üzen, sende yara açan her şey aynı zamanda seni kutsar. Karanlık senin aydınlatıcı mumundur. Yıkımın olduğu yerde hazine bulunur. Yaralarından kaçma! Yaraların, ışığın içine nüfuz edeceği yerdir…” Mevlânâ
    bin bir parçaya bölünmüş her parçasında bir yanımızın kaldığı aynalar….. kapalı kapılar, penceresiz odalar….. “Gerçekten varoluşsal olan, hayattaki saçmalıklara karşı durmak ve anlam bulmaktır. Her kapalı kapı ve pencere, içsel bir mücadele ve anlam arayışı için bir meydan okumadır.” A. Camus