TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un Dicle Üniversitesi’nde Kürtçe bir dize okuması ve bu anın Meclis’in resmi hesabından paylaşılması, Türkiye’de “aydınlık” iddiasında olanların turnusol kâğıdı oldu. O kâğıt, kendini “aydın”, “demokrat” ya da “gazeteci” olarak tanımlayan birçok kişinin hâlâ ne kadar hastalıklı bir yerde durduğunu açığa çıkardı. Kürtçe birkaç kelime, yine bu ülkenin sinir uçlarına dokundu. Çünkü Türkiye’de Kürtçe, hâlâ “yasaklı” ya da “bilinmeyen” bir dil muamelesi görüyor.
Bir Dizeyle Sarsılan Hukuk: Ana Dilde Var Olma Hakkı
Uluslararası hukuk: “Anadil, bir kültürün kimliğinin temel taşıdır” der.
1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 27. maddesi, her bireyin kültürel yaşama katılma hakkını güvence altına alır.
1966 tarihli Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 27. maddesi, azınlıkların kendi dillerini “özel yaşamda, kamusal alanda, eğitimde ve kültürel etkinliklerde” kullanma hakkını tanır. Ayrıca Birleşmiş Milletler Azınlık Hakları Bildirgesi’nin 1. maddesi, devletlere bu hakları koruma değil, teşvik etme yükümlülüğü getirir.
Bu çerçevede, Kürtçe konuşmak bir “jest” değil, hukuken meşru bir haktır. Kürtçe bir dizeyi suç gibi görmek ise sadece politik bir paranoya değil; doğrudan uluslararası insan hakları ihlalidir.
Avrupa Konseyi’nin Bölgesel veya Azınlık Dilleri Şartı: “Bir dilin bastırılması, o dili konuşan topluluğun kültürel ölümüne yol açar” der.
Türkiye bu şartı 2001’de imzalamış, ancak iç hukukuna geçirmemiştir.
Bugün yaşanan kriz, tam da bu ikiyüzlülüğün sonucudur: Kürtçeyi tanımamak, Kürtleri yok saymaktır; Kürtleri yok saymaksa demokrasiyi reddetmektir.
Bir Sözün Uyardığı Travma
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un “Bi hev re bibin dil bi dil, dest bi dest; aştî li nav me ra best” — “Birlik olalım gönül gönüle, el ele; aramızda barış egemen olsun” — sözleri, Mansur Yavaş’tan Nasuh Mahruki’ye uzanan bir milliyetçi zinciri tetikledi.
Yavaş, “Devletin dili Türkçedir” diye hatırlattı. Mahruki “Anayasaya aykırı” dedi. Sosyal medya yeniden dil korkusunun arenasına dönüştü.
Oysa ortada ne anayasal suç vardı ne de ayrılık çağrısı. Sadece bir dil görünür oldu ve panik başladı.
Bu tepkiler devletin değil, toplumun bilinçaltında saklanan tekçi zihniyetin dışavurumudur.
Kürtçe, bu toprakların sesidir. On binlerce yıldır bu coğrafyada yankılanıyor.
Şiirlerin, klamların, ağıtların, dağların ve kuşların dili…
Tıpkı Türkçe, Ermenice, Süryanice, Arapça, Farsça, Lazca gibi kutsal ve “ana sütü kadar helal” bir dildir.
Kendini “aydın”, “demokrat” ya da “ilerici” sanan birçok kişi, konu Kürtlerin hakkı olunca bir anda ırkçıya dönüşüyor. Kürtleri aşağılıyor, hakir görüyor, küfürler savuruyor. Ama biri aynı dili onlara karşı kullandığında hınçla kuduruyor. Kürt varlığı, onların uykusuna kâbus gibi giriyor. Kürdün yaşama hakkını, kendi ölümü sayıyorlar. Yıllarca beslendikleri ırkçı siyasetin çözülmesi onları korkutuyor.

Diller susarsa, barış da susar.
Binlerce yıl Türkler Kürtçeyi, Kürtler, Türkçeyi veya başka dilleri sorun olarak görmedi. Ama bu tekçi, hastalıklı zihniyet, -çoğu sonradan Türkleşmiş, Türkçülük üzerinden palazlanan- insanın en temel hakkına bile düşmanca yaklaşıyor.
Kürtler “ortak vatan” dedikçe, onlar “bölüneceğiz” diye bağırıyor.
Kürtler “barış” dedikçe, onlar savaştan, yok etmekten, ezmekten söz ediyor.
İkiyüzlü, riyakâr, yalancı bir düzenin şarlatanları bunlar.
Kanla beslenirler.
Şimdi eşitlik düşüncesi onları çıldırtıyor;
Yıllarca hükmettikleri insanların eşit olma ihtimali öfke yaratıyor.
Kürtçe konuşmak, bölücülük değil; insan kalabilmenin son direnişidir.
Bir dilin suç sayıldığı toprakta, hiç kimse özgür değildir.
Bu yüzden mesele Kürtlerin değil; bu ülkenin vicdanının meselesidir.
Kurtulmuş’un söylediği birkaç kelime savaş ateşine dökülen bir tas suydu. Ama bunları çıldırtmaya yetti.
Diller susarsa, barış da susar.
