Vasatlığın İktidarı

featured

Görünenin Değil, Üretenin Tarafında Olmak

Bir toplumun çöküşü, kötü insanların çoğalmasıyla başlamaz. Asıl çöküş, vasatlığın ölçü hâline gelmesiyle başlar.
Çünkü vasatlık tek başına tehlikeli değildir. Tehlikeli olan, vasatlığın örgütlenmesi; birbirini bulması, birbirini meşrulaştırması ve sonunda topluma “değer” diye sunulmasıdır.

Bugün yaşadığımız şey biraz da budur.

Artık ne ürettiğinizden çok ne kadar göründüğünüz önemseniyor. Ne kadar bildiğinizden çok kimleri tanıdığınız konuşuluyor. Ne kadar emek verdiğinizden çok kimlerin yanında fotoğraf verdiğiniz ölçülüyor. Bir insanın niteliği yaptığı işle değil, etrafındaki kalabalıkla tarif ediliyor.

Ve en kötüsü: Kalabalık, kalite zannediliyor.

Oysa bir toplumun gerçek zenginliği, vitrindeki isimlerinin sayısıyla ölçülmez. O toplumun arka planda kaç insan yetiştirdiğiyle, kaç insanın gerçekten ürettiğiyle, kaç düşüncenin özgürce gelişebildiğiyle, kaç sanatçının, bilim insanının, zanaatkârın, araştırmacının ve hakikat arayıcısının desteklendiğiyle ölçülür.

Fakat biz giderek başka bir şeyi ödüllendiriyoruz: Görünürlüğü.

Görünür olanı başarılı kabul ediyoruz. Başarılı olanı değerli. Değerli olanı da örnek. Böylece kendi kendini besleyen bir yanılsama kuruluyor.

Birileri görünür oluyor. Görünür olduğu için önemli kabul ediliyor. Önemli kabul edildiği için daha fazla görünürlük kazanıyor. Etrafındaki kalabalık büyüdükçe kimse artık şu basit soruyu sormuyor:

“Peki bütün bunların altında gerçekten ne var?”

İşte vasatlığın iktidarı tam burada başlıyor.
Çünkü örgütlenmiş vasatlık, nitelikli insanla karşılaştığında rahatsız olur.
Nitelikli insan soru sorar, ölçü ister, üretir. Vasatlığı koruyan düzen ise sorulardan hoşlanmaz, ölçüden kaçınır, üretenin önüne geçmek için ilişkileri kullanır.

Ve zamanla ortaya korkunç bir mekanizma çıkar: Vasat olan, başka bir vasat olanı tanır. Onu görünür kılar. O da diğerini görünür kılar. Sonra ikisi birbirinin niteliğine kefil olur.

Bir süre sonra artık ortada gerçek bir başarıya ihtiyaç kalmaz. Birbirini tanımak, birbirini parlatmak ve birbirine itibar dağıtmak yeterlidir.

İşte bu yüzden bugün yalnızca popüler insanları değil, popülerliği üreten mekanizmayı sorgulamak zorundayız.
Çünkü popülerliğin arkasında onu besleyen bir düzen vardır. Kurumlar, yöneticiler, iş dünyası, medya, kültürel çevreler, inanç ve aidiyet çevreleri vardır. Ve bütün bunların üzerinde, sorgulamadan alkışlayan bir toplumsal refleks vardır.

Eğer bu yapıların başında niteliği, emeği ve liyakati ayırt edemeyen insanlar varsa, toplumun önüne de yanlış ölçüler konur. Ve o zaman toplum, en iyi insanlarını değil, en iyi pazarlanan insanlarını görmeye başlar.
Bu yalnızca kültürel bir problem değildir.
Aynı zamanda ahlâki bir problemdir.

Çünkü bir toplumun değerlerini kimlerin temsil ettiğini belirlemek, aslında o toplumun geleceğini belirlemektir.

Bir sanatçıyı yalnızca tanındığı için yüceltmek başka bir şeydir; yaptığı sanatın toplumun hafızasına ne kattığını sormak başka. Bir yöneticiyi yalnızca makamı nedeniyle önemli görmek başka bir şeydir; yönettiği yapıya gerçekten ne kattığını sorgulamak başka.
Bir iş insanını yalnızca serveti nedeniyle başarılı kabul etmek başka bir şeydir; o servetin arkasında hangi üretimin, hangi emeğin ve hangi toplumsal katkının bulunduğunu sormak başka.
Bir insanın bir topluluğun dilini, kültürünü veya kimliğini kullanarak görünürlük kazanması başka bir şeydir; o dilin, o kültürün ve o hafızanın yaşaması için gerçekten ne yaptığı başka.

Çünkü bir değerden beslenmek ile o değere hizmet etmek aynı şey değildir.
Bir kültürü kullanmakla bir kültürü yaşatmak arasında uçurum vardır. Bir halkın dilini konuşmakla o dilin geleceğini düşünmek aynı şey değildir. Bir topluluğun sembollerini taşımakla o topluluğun hafızasına sahip çıkmak aynı şey değildir.

Ve ne yazık ki bazen en büyük alkışı, tam da bu ayrımı yapmak istemeyenler üretir.
Çünkü gerçek üretim rahatsız edici olabilir. Gerçek sanat konforu bozabilir, gerçek düşünce ezberleri kırabilir. Kültür, vitrin için değil, hafıza için vardır.

Bu nedenle üretenden çok gösterileni ödüllendiren toplumlar, zamanla görüntüyü gerçeğin yerine koymaya başlar.
Sonra gençler üretmek yerine görünmek ister. Sanatçılar eser üretmek yerine marka olmaya çalışır. Yöneticiler iş yapmak yerine itibar yönetir. İş insanları değer yaratmak yerine görünürlük satın alır. Kurumlar nitelik üretmek yerine imaj üretir.

Ve toplum bütün bunları başarı sanır. İşte tam bu noktada durmak ve hayır demek gerekir. Başarı, yalnızca görünürlük değildir. İtibar, yalnızca tanınırlık değildir. Kalabalık, niteliğin; makam, liyakatin; servet, üretimin kanıtı değildir. Alkış, hakikatin ölçüsü değildir. Ve popülerlik, ahlâkın yerine geçemez.

Bizim artık başka bir şeyi büyütmemiz gerekiyor: İnsanın ürettiği değeri. İsimlerden çok fikirleri, makamlardan çok emeği, şöhretten çok üretimi, vitrinden çok hafızayı, gösteriden çok hakikati.

Çünkü bir toplumun çocuklarına “Kim olmalısın?” diye sormaktan önce, “Ne üretmelisin?” diye sorması gerekir. Onlara hangi ünlüyü takip etmeleri gerektiğini değil, hangi değeri çoğaltmaları gerektiğini öğretmek gerekir. Çünkü geleceği yalnızca göz önündeki insanlar kurmaz. Bugün kimsenin tanımadığı hâlde çalışan, üreten, düşünen ve vazgeçmeyen insanlar da kurar.

Ve belki de bugün en büyük kültürel devrim, alkışın yönünü değiştirmek olacaktır.
Alkışı vitrinden çekip emeğe vermek. Işığı şöhretten çekip üretime çevirmek. Makamların önünden çekilip işin kendisine bakmak.
Ve insanlara artık yalnızca “Ne kadar tanınıyorsun?” diye değil, “Geride ne bırakıyorsun?” diye sormak.

Çünkü sonunda kalıcı olan, kalabalıklar, fotoğraflar, makamlar ve alkışlardan çok, ürettiğimiz değerdir.
Ve bir toplumun gerçek yüzü de tam orada görünür:
Kimi parlatmayı seçtiğinde değil, neyi yaşatmayı seçtiğinde.

Editörün Notu: Munzur Press’te yayımlanan köşe yazılarında dile getirilen görüş, değerlendirme ve ifadeler yazara aittir; Munzur Press’in editoryal görüşünü yansıtmaz.
Vasatlığın İktidarı
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter