Bir Ramazan ayının daha sonuna gelirken, sokaklarımızda ve meydanlarımızda tanık olduğumuz “ifrazat” derecesindeki gösterişçi dayanışma kültürü, vicdanları yaralamaya devam ediyor. Paylaşmanın, tevazunun ve “sağ elin verdiğini sol elin görmemesi” ilkesinin kutsandığı bu ay; ne yazık ki siyasi partilerin, derneklerin ve vakıfların gövde gösterisi yaptığı bir “reklam dönemine” dönüştürüldü.
Siyasi Görüş Fark Etmeksizin Aynı “Zihniyet”
Sağcı, solcu, muhafazakâr ya da milliyetçi… Bugün geldiğimiz noktada ideolojik etiketlerin hiçbir hükmü kalmadı. Çünkü konu “halkın parasıyla şov yapmak” olduğunda, tüm yapılar aynı sahtekâr zihniyette birleşiyor. Kurulan o devasa iftar sofraları, ihtiyaç sahiplerinin karnını doyurmaktan ziyade, kurumların ve siyasi figürlerin PR (halkla ilişkiler) çalışmalarına hizmet ediyor.
Halkın Vergisiyle “Lütuf” Dağıtmak
Meseleyi can alıcı kılan asıl nokta ise maliyetin kaynağıdır. Bu görkemli sofraların faturası, organizasyonu yapanların şahsi servetlerinden değil; devletin kasasından, belediyelerin bütçesinden, yani her bir vatandaşın alın teri olan vergilerden ödeniyor. Halkın kendi parasıyla halka “cömertlik” taslamak, etik olarak kabul edilebilir bir durum değildir. Bu, dayanışma değil; kamu kaynaklarının siyasi ikbal uğruna hoyratça harcanmasıdır.
Protokolün Gölgesinde Kalan “Gariban”
O sofralara dikkatle bakın; başköşelerde her zaman kravatlı protokol üyeleri, makam sahipleri ve yerel güç odakları yer alıyor. Peki, o sofranın asıl sahibi olması gereken yetimler, yoksullar ve gerçek ihtiyaç sahipleri nerede? Onlar genellikle kadrajın dışında, ya yemeğin sonuna doğru sıraya giren bir figür ya da reklam fotoğraflarında “arka plan dekoru” olarak kullanılıyorlar. İnsan onurunu zedeleyen bu tabloya “iftar” demek, bu kavramın içini boşaltmaktır.
Sonuç Yerine: Vicdanlara Üç Soru
Bu riyakârlık silsilesi, ne insanlığın evrensel değerlerine ne Müslümanlığın özüne ne de herhangi bir inanç sisteminin adalet anlayışına sığar. Bu toplumsal çürümeye karşı şu üç soruyu sormak her onurlu vatandaşın görevidir:
Vebal: Protokol masaları dolsun diye sofradan uzak tutulan ya da mahcup edilen gerçek ihtiyaç sahibinin vebali kimin boynunadır?
Verimlilik: Reklam bütçelerine ve şatafata harcanan o milyonlar, sessiz sedasız binlerce evin mutfağına temel gıda malzemesi olarak girseydi, daha samimi bir dayanışma olmaz mıydı?
Adalet: Kendi cebinizden harcamadığınız bir parayla kurduğunuz sofralarda, halka “sadaka veriyormuş” gibi davranmak hangi adalet anlayışına sığar?
Biz, insan olmanın getirdiği sorumlulukla bu sahte dayanışmayı reddediyoruz. Ramazan, birilerinin siyaset devşireceği bir pazar yeri değildir. Gerçek bir dayanışma, kameraların sustuğu ve kibrin sofrayı terk ettiği yerde başlar.
leblebici0202@gmail.com
