Delil Karakoçan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Ölüm, deneyimlenebilen ve yorumlanabilen bir şey midir?

Ölüm, deneyimlenebilen ve yorumlanabilen bir şey midir?

Ölüm doğası gereği kaçınılan bir şeydir. Böyle de olsa insan yaşamında onu basite indirgeyen hatta “aranır” kılan tarihsel kesitler de vardır.

featured
Ölüm, deneyimlenebilen ve yorumlanabilen bir şey midir?

1. Bölüm

Ölüm tanımları, ölüme yüklenen anlam ve insan yaşamındaki yeri bakımından farklılıklar gösterir. Çünkü, her birey farklı açı, inanç, kültür ve beklentiler üzerinden bakar. Bu durum ortak, kolektif tanımları güçleştirir.  Ölümü deneyimleyenler ile teorik olarak tanımlayanlar arasındaki fark derindir. Bu fark, ölüme yüklenen anlamı da temelden farklılaştırır. Deneyimleyenler açısından aynı zamanda pratik olarak yorumlanabilen bir şey olarak öne çıkar. (*)

Ölüm doğası gereği kaçınılan bir şeydir. Böyle de olsa insan yaşamında onu basite indirgeyen hatta “aranır” kılan tarihsel kesitler de vardır. Ancak bu ölüm arzusundan kaynaklı değil, çoğunlukla zorlu koşullarda ölümün sığınılacak yer olarak algılanıyor olmasındandır. Böyle durumlarda yaşam “ölüm”, ölüm ise “kurtuluş” formuna bürünür. Tam da burada ölümü sığınılacak yer olarak algılayanlar ile, ölümü eylemleştirenler arasındaki derin ayrım göze çarpar.

Ölümsüzlüğü fiziksel var oluş ya da süreklilik olarak tanımlamak felsefi açıdan hatalı olur. Zira yaşam-ölüm, ölüm-yaşam döngüsü fiziksel olarak değişmez. En azından bugün ve yakın gelecekte değişmeyecek gibidir.

Ölümsüzlük varsa ya da olacaksa, elbette ölüm de aşılabilir olacaktır.

Ölüm nedir ve aşılabilir mi?

Yanıtlanması gereken bir diğer soru ise şudur: Ölüm nedir ve aşılabilir midir? Bilim soruyu çok kurcalamıştır. Felsefe çok irdelemiştir. Antik çağ filozofları, bilginleri; doğa ve toplum düşünürleri kafa yormuştur. Biliyoruz. Ölümsüzlük varsa ya da olacaksa, elbette ölüm de aşılabilir olacaktır.

Fiziksel varoluş anlamında ölümsüzlük başlı başına bilimsel alan konusudur. Fiziksel anlamda ölüm yenilebilir mi ya da aşılabilir mi? Bugünün bilgi birikimiyle elbette “evet” yanıtını veremeyiz. Ancak ölüm korkusu, ölüm tehdidi aşılabilir diyebiliriz.

Soruyu biraz daha zorlaştırabiliriz: Ölüm korkusunu yenme yetisini, bir başka korku kaynağı mı tetikler? Böyle ise eğer, korku ölümsüz müdür? Tartışmak gerekir.

Ölüm korkusunu yenme yetisini, bir başka korku kaynağı mı tetikler? Böyle ise eğer, korku ölümsüz müdür?

İlgi duyduğum konu…

İlgi duyduğum konu ölüm ya da ölüm tanımı değildir. Birçok düşünürün ölüm tanımına ilişkin belirlemelerini yazının akışı içinde göreceksiniz. İlgi duyduğum ya da ilgilendiğim şey; “Ölüm fikri”nin despotik ağırlığı ve bu ağırlığın nasıl bir dünya ve ilişkiler bütünü yarattığıdır. Ayrıca felsefi tanım ve ayrımların ötesinde, deneyimleyerek ölümle hesaplaşan aklın hangi kaynaklardan beslendiğidir.

Birçok din ve inanç sisteminde, “ruhun sürekli olarak tekrar bedenlendiği” anlamına gelen reenkarnasyon (tenasüh) fikri “ölüm korkusunu” sınırlayan etkin yanılsamalardan biridir. Aynı biçimde “öteki dünya”, “ahiret”, “cennet-cehennem” gibi baskın inanışlar da aynı ya da benzer biçimde ölümü katlanılabilir ve kabullenilebilir kılan argümanlar olarak öne çıkar. “Şans”, “kader”, “talih” gibi kabullenişler de insanın ölüm çelişkisini, ölüm ile problemini yumuşatan olgular arasındadır.

Bu olgular ağırlıkla İslam’da görülse de toplumsal yaşayış ve kültürlerin hemen hemen her aşamasında kendini fazlasıyla hissettirir.

Ölüm korkusunu yenme yetisini, bir başka korku kaynağı mı tetikler? Böyle ise eğer, korku ölümsüz müdür?

Ölüme ilişkin farklı tanım ve yaklaşımlar

Ölüme ilişkin birçok tanım ve yaklaşım vardır. İnsan yaşamını ve toplumsal doğasını doğrudan etkileyen böylesine önemli biyolojik geçiş (yaşamdan-ölüme geçiş) hakkında elbette çokça konuşulacaktır. Fikir yürütülecek yazılıp çizilecek, İslam’da olduğu gibi bazı fikirler olduğu gibi kutsanacaktır. Ancak tüm bunların ana eksenini kanımca Heidegger, Spinoza ve Sartre’nin ölüm tanımları oluşturur.  Bu teorilerin ne olduğuna bakmadan önce, Antik çağ düşünürlerinin ölüm olgusunu nasıl ele aldıklarını görmek yararlı olacaktır.

Felsefede ölüm, yaşamın anlam, önem ve içeriğini vurgulamak için kullanılır. Ölüm olgusunu basit bir döngü olarak görmek yerine yaşam içindeki etkileşimine bakar. Ancak basit döngüye indirgeyen düşünürler de hayli fazladır.

Herakleitos, “Ölümsüzler ölümlü, ölümlüler ölümsüz. Biri diğerinin ölümünü yaşar, diğeri de ötekinin yaşamını…” der. Ölüm olgusunu “karşıtların (zıtların) birliği ekseninde ele alır.  Aristoteles, ölümü klasik yani biyolojik son olarak yorumlar. “İnsan hayatının tamamlayıcısı” olarak görür. Platon, ölümden çok, ruh göçüne, ruhun ölümsüzlüğüne vurgu yapar. Sokrates’e göre “ölümden korkmaya gerek yoktur”, ölüm onun için “derin ve kabusların olmadığı uykudur, hiçliğin içine dalmaktır. “Epiküros, ölümü yaşamın dışında tutar. Bedenle ruhun ayrışması olarak görür. Ölüme, “yaşamın tadını kaçıran şey” der.

Farabi ise, Aristoteles ve Platon’a yakın düşünür. Ölümü kötü bir şey olarak görmez, “bedenin ölümünü ruhun ölümsüzlüğü” sayar. İbn-i Sina, “ölüm karşısında duyulan kaygının belirsizlikten kaynaklandığını” söyleyerek gerçeğe daha yakın durur. Yunus, dizelerinde “dünyanın geçiciliğini” vurgular.

“Varoluşun varlığını belirleyen ve yaşama anlam veren olgu” …

Görüldüğü gibi ölüm olgusu, felsefenin temel konularından biri olarak düşün insanlarının zihnini kurcalar. Ancak bir senteze ulaşılmaz.Zira bilim dışı olguların yarattığı subjektif algılar ve inanışlar buna engel olur.Tüm bunlara karşın Heidegger, Spinoza ve Sarte’de belli ağırlık merkezleri oluşur.

Heidgger, ölümü, “varoluşun varlığını belirleyen ve yaşama anlam veren olgu” olarak görür.

Heidgger, ölümü, “varoluşun varlığını belirleyen ve yaşama anlam veren olgu” olarak görür. Spinoza daha sosyal yorumlar. Ölüm üzerinde düşünmeyi gereksiz bulur. Gerçek olan bu dünyada yaptıklarımızdır der. Diğerlerinden farklı olarak “ruh göçü” fikrinden uzaklaşır. Heidgger ve Spinoza’nın ölüm yorumu yaşama anlam katar ve devindirici edime odaklanmayı sağlar. Anlamlı ve değerli olan insanın ne yarattığı ve hayata ne kattığıdır.

Sartre ise, daha çok nesnel yaklaşır. Doğrudan etkilerine bakar. Ölümün yaşam üzerindeki olumlu etkilerini önemsemez. Bu nedenle Heidgger gibi “yaşama anlam katan olgu” olarak görmez. Ölümü, yaşamı değerden düşüren, insanda bulantı ve kaygı uyandıran absürt bir olguolarak tanımlar.

Devam edecek.

2. Bölüm: İslam’da ölüm tanımı ve deneyimleyenlerin ölüm algısı…

(*) Bu hususları yazımızın ikinci bölümünde açacağız.

Ölüm, deneyimlenebilen ve yorumlanabilen bir şey midir?
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter