“Zor zamanlar geliyor bana kalırsa. Özgürlüğü hatırlayabilen yazarlara ihtiyacımız olacak. Şairlere, hayalperestlere, daha büyük bir gerçekliğin gerçekçilerine.” — Ursula K. Le Guin
Tiyatro: Hayatın, İtirazın ve Başkaldırının Sanatı
Tam 18 yıl olmuş… Kolay değil! Hele ki bu coğrafyada… ‘Yeni Kapı’yla başlayan Türkiye Tiyatrolar Buluşması serüveninin on altısında yer aldım. Tiyatro, hayattır. Tiyatro, itirazdır. Tiyatro, başkaldırıdır.
Ahmet Telli’nin şu dizeleri gibi:
“Bir fısıltıyla çoğalıyor rüzgâr,
İtiraz işte orda, kalbimiz diye
Bildiğimiz delilikte başlıyor.”
Biz; Sibel ile Temel…
Sizleri hayata, itiraza, başkaldırıya davet ediyoruz:
18. Türkiye Tiyatrolar Buluşması’na!
Bu inat, bu direniş, bir coğrafyada sanatın hâlâ nefes alabildiğinin kanıtıdır.
Tiyatro “Rağmen” Var Olur
Anton Çehov’un dediği gibi:
“Fevkalâde zaferlerim olmayabilir, fakat içinden sağ çıkmayı başardığım yenilgilerimle sizi şaşırtabilirim.”
Yokluğa, yoksunluğa, baskılara rağmen tiyatro hâlâ ayakta.
Çünkü “rağmen” tiyatroyu ayakta tutan bir kavram değil, bir yaşam biçimidir.
Foça’daki 15. Tiyatro Buluşması’nda söylediğim gibi:
“‘Rağmen’, bir direniş hattıdır. İnsan olma ve kalma fiilinin siperidir.”
Tiyatro, ezilenlerin sesi, hayal gücünün kalasıdır.
Kapitalizmin ücretli köleliğine karşı insanın özgürlüğünü savunur.
Ve belki dünyayı değiştiremez ama insanın içindeki korkuyu ve suskunluğu kırar.
“Rağmen”: Direnişin Dili
“Rağmen” demek; yenilgiyi bile onurla taşımaktır.
Metin Demirtaş’tan Mehmed Uzun’a, Virginia Woolf’tan José Martí’ye kadar her biri aynı sözcüğü büyütür:
Israr.
“Ayaktasın ölümcül yaraların rağmına.”
“Hayat, her şeye rağmen güzelsin.”
“Her şeye rağmen güneş parlıyordu.”
Çünkü “rağmen” yaşamak, acıya rağmen üretmek, umutsuzluğa rağmen sahneye çıkmaktır.
Marcel Proust’un dediği gibi:
“Rağmenler, içlerindeki gizli çünkü’lerden oluşur.”
Evet, var olmak, tastamam bir ‘rağmen’ler alanıdır.
Tiyatro, bu alanın en soylu temsilidir.
Sansür ve Baskı Altında Türkiye Tiyatrosu
Bugün Türkiye’de tiyatro, sansürle, baskıyla, kayırmacılıkla çevrili. Yine de direnen sanatçılar var. İşte birkaç çarpıcı örnek:
- Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda Hüda-Par baskısıyla bir oyunun ismi değiştirildi.
- “Kanun Hükmü” belgeseli, Antalya Valiliği tarafından provokatif bulundu ve yasaklandı.
- Kürtçe tiyatro oyunu “Qral û Travîs” yalnızca dilinden ötürü yasaklandı.
- Açık Radyo’nun lisansı iptal edildi.
- Özel tiyatrolar borç içinde sezonu açıyor, bilet KDV’si arttı, turneler yapılamaz hale geldi.
- Devlet desteği, imam hatip mezunu tiyatro sahiplerine yönlendiriliyor.
Evet, coğrafyamız bir “rağmenler coğrafyasıdır.” Ve burada “ezilenlerden yana rağmen’siz bir tiyatro” mümkün değildir.
Kültür Politikaları ve Sanatta Çölleşme
Sanatın alıcısı değişti, toplumculuk geri çekildi.
Artık en iyi sanatçı, en çok satan; en iyi yönetmen, en çok gişe yapan.
Nitelikli işler seyirci bulmakta zorlanıyor, ülke taşra kültürüne teslim ediliyor.
Sanatçı geçinemiyor.
Okur, seyirci, tiyatro bileti alamıyor.
Toplum cehalete doğru sürükleniyor.
Bu tabloyu Arthur Schopenhauer en yalın biçimde özetler:
“Bütün olumsuz şartlara rağmen ne yapıp edip akıl sağlığımızı korumalıyız.”
Bu yüzden bugün her zamankinden fazla “rağmen”e, yani direnmeye ihtiyacımız var.
Vicdan + Sorumluluk = Tiyatro
Tiyatro, ezilenlerin aynasıdır.
Vicdanın ve sorumluluğun sahnede vücut bulmuş hâlidir.
Unutulanı hatırlatır, duyulmayanı duyurur, sessizi konuşturur.
Henry David Thoreau’nun uyarısını anımsayalım:
“Vicdanlar yaralandığında dökülen de bir tür kandır.”
Ve Edip Cansever’in sözünü:
“Var olmak, bir umudun sözcüsü olmaktır aynı zamanda.”
Tiyatro, bu umudun perdesidir.
Baskılara, kayıtsızlığa, kuşatmaya rağmen…
Tiyatro vardı, var, var olacak.
