Son zamanlarda daha yoğun bir şekilde kullanılıyor olsa da “kırmızıçizgi” vurgusu aslında uzun zamandır politik söylemin odağında duruyor. TV tartışmalarında, bildiri ve demeçlerde ve hatta bir ölçüde akademik muhabbetlerde sıklıkla karşılaştığımız bir vurgu olmaya devam ediyor. Bu vurgu, muhataplarını genellikle edilgenleştirirken söyleyeni de sanki ‘görevini yapmış’ duygusuyla rahatlatıyor. Zira “bu, benim kırmızıçizgimdir” diye konuşmaya başlayan birine itiraz etmek zor olduğu gibi, konuşmayı sürdürme imkânı ve ortamı da kalmıyor. Kırmızıçizgi bu özelliğiyle geçilemeyen sınırları, durulması gereken noktayı ifade ediyor ve bir tür stop tabelası işlevi görüyor.
Bir yönüyle bu ifadenin bireysel ilişkilerde bir karşılığı olduğunu söylemek mümkün. Çoğunlukla bireylerin kişilik-karakter özellikleri gibi bu çizgilerin sınırlarını belirler ve bireyler, bu sınırları bilerek ötekiyle temas kurabilir ya da kuramaz. Belki resmi kurumların da, görev sınırlarıyla ilgili olarak bazı kırmızıçizgileri olabilir. Mesela güvenlik alanı/olgusu, bunun bir örneği gibi düşünülebilir. Yani bireysel ilişkilerde olduğu gibi resmi kurumsal ilişkilerde de güvenliği esas alan kırmızıçizgiler bir ölçüde anlaşılabilir.
∗∗∗
Ama mesela bir sosyal bilimcinin kendi alanına dair kırmızıçizgiler ileri sürmesi makul olamaz. Doğa bilimlerindeki kesinlikler sosyal bilimlerde olmadığına göre, bu alanda çalışan bir sosyal bilimcinin, resmi/politik bir kurum gibi kırmızıçizgilere gönderme yapması, bilimsel-akademik alandan uzaklaşmasıyla açıklanabilir. Hangi tespitinizi ve sosyal bilim çıkarımınızı yüzyıllar boyu asla ve kata değişmez diye sunabilirsiniz ki? Sosyal bilim dilinin esnekliği de buradan gelir zaten.
Aynı ölçüde olmasa da benzer bir durum politikacılar için de geçerlidir: Herhangi bir politik tespit ve tutum belli koşullara uygun olabilir. Dolayısıyla buradan kaynaklanan dönemsel hassasiyetler de mümkündür. Ama bu hassasiyetlerin yüzyıllar boyu geçerli kalması gerektiğini savunmak makul olanı zorlamak demektir. Bundan dolayıdır ki sosyal bilimcilerin ve politikacıların, alanlarıyla ilgili kırmızıçizgileri genellikle ikna edici ve kalıcı bir zemine oturmamıştır. Zira kırmızıçizgiye konu olan her şey zaman içinde esnemekte, değişmekte ve/veya terkedilebilmektedir. Nitekim laiklik/sekülerlik ve muhafazakârlık gerilimlerinde vaktiyle ileri sürülen pek çok kırmızıçizgi bugün çoğunlukla kaybolmuş ya da karışmış görünüyor.
∗∗∗
Diğer yandan kırmızıçizgi söyleminin belki de en önemli özelliği, çizginin ötesinde ya da dışında kalma/bırakılma haliyle ilgilidir. Zira kırmızıçizgi vurgusu, bu söyleme muhatap olan kesimlerin geleceğini iyileştirmeye ve onlar için yeni bir söz söylemeye dair sınırları en baştan kapatır. Böylece ister “milli” deyin, ister başka bir toplumsal bağlamı içinde düşünün kırmızıçizgi, gerçek anlamda bir birlik yaratmanın imkânsız olduğu bir durumu inşa eder. Hatta birleştiricilik iddiası ileri sürse de gerçekte ayrımcı bir işlev üstlenir. Bu anlamda kırmızıçizgi vurgusu, bir tür ‘bölücülüğe’ de kapı aralar.
Bu yönüyle kırmızıçizgiler, ayrışma ve kutuplaşmanın inşa edildiği bir sosyolojik duruma işaret eder. Dolayısıyla geçmişten gelen bir dizi tehdit, tehlike ya da ayrımcı uygulamaların sürekliliğini de politik olarak sağlar. Unutmamak gerekir ki bugün dahi yaşadığımız sosyolojik gerilimlerin önemli bir kısmı tam da geçmişte inşa edilen bazı kırmızıçizgiler nedeniyledir.
Şu sıralar Türkiye, terörsüzlük idealiyle geleceğini tartışıyor ve görünüşe bakılırsa bu tartışmada politik aktörlerin tespit, düşünce ve önerilerinde kırmızıçizgiler söylemi yine baskın bir yer tutuyor. ‘Bizim kırmızıçizgilerimiz var’ diye başlayan konuşmalar, her zaman olduğu gibi yine çizginin dışında kalanları edilgenleştiriyor. Bu noktadan itibaren politik konuşma halleri anlamsızlaşıyor ve bir sonrasına dair söz söylenmesini engelliyor. Dolayısıyla gerçekte yeni bir gelecek kurma arayışının kapıları en baştan kapanıyor. Bu ülkede gerçek anlamda barışın inşası, diğer pek çok faktörün yanı sıra, “kırmızıçizgiler” vurgusunun hiç değilse esnemesini gerektiriyor.
