Bu yazı nazik olmayacak.
Çünkü bu ülkede insanlar nazikçe ölmedi.
Bu satırları masa başında yazmıyorum.
Enkazdan çıkarılıp aylarca konteynerde unutulan insanların nefesinden,
koruma kararı varken öldürülen kadınların kapanmış dosyalarından,
“yarın” kelimesini telaffuz edemeyen gençlerin bavullarından yazıyorum.
Bu ülkede devlet var.
Ama adalet yok.
Ve adalet yoksa, geriye kalan şeyin adına devlet demek giderek zorlaşıyor.
6 Şubat: Takvimden Silinmek İstenen Bir Suç
Deprem bir doğa olayıydı.
Ama sonrası idari, siyasi ve vicdani bir çöküştü.
Adıyaman’da, Hatay’da, Maraş’ta, Malatya’da insanlar sadece evlerini kaybetmedi;
devletle olan bağlarını kaybetti.
Sözler verildi.
Takvimler açıklandı.
Kameralar çekildi.
Sonra her şey sessizliğe gömüldü.
Bir depremzedenin söylediği şu cümle, bu ülkenin hâlâ cevaplayamadığı bir sorudur:
“Ölmedik, o yüzden yokuz.”
Depremin gerçek yıkımı tam da burada başladı.
Yoksulluk Bu Ülkede Bir Kaza Değil, Bir Yönetim Alanı
Bu ülkede yoksulluk artmadı.
Derinleştirildi.
Emekli aç.
İşçi borçlu.
Asgari ücretli hayatta kalmaya çalışıyor.
Gençler bu ülkede gelecek değil, çıkış arıyor
Ama sorun para değil.
Sorun, yoksulluğun bir siyasi maliyet olarak görülmemesi.
Yoksulluk;
itirazı azaltan,
bağımlılığı artıran,
sessizliği besleyen bir denge unsuruna dönüştürüldü.

Bu bir ekonomik kriz değil.
Bu, insanı yoran ve tüketen bir yönetim biçimi.
Kadınlar Bu Ülkede Hukuk Varken Ölüyor
Bu ülkede kadınlar korunamadığı için değil,
korunmaya değer görülmediği için ölüyor.
Fail biliniyor.
Tehdit biliniyor.
Risk kayıtlı.

Ama devlet geri çekiliyor.
Sonra bir kadın daha toprağa veriliyor,
bir dosya daha “münferit” etiketiyle kapatılıyor,
bir baba daha adaleti mezar taşına fısıldıyor.
Bu artık bireysel suç değildir.
Bu, kurumsal ihmaller zinciriyle süreklilik kazanan bir sistemdir.
Kadınların hayatı, cezasızlıkla takas ediliyor.
Adalet Bu Ülkede Bir Hak Değil, Ayrıcalıktır
Aynı suç.
Farklı muamele.
Aynı acı.
Farklı sessizlik.
Hukuk bazıları için hızlı çalışıyor,
bazıları için ulaşılamaz.
İnsanlar artık “adalet var mı?” diye sormuyor.
Şunu soruyor:
“Ben bu sistemin neresindeyim, yoksa tamamen dışında mıyım?”
Bu soru, bir devlet için en tehlikeli sorudur.
Sessizlik Bu Düzenin Asıl Gücüdür
İktidar konuşuyor ama hesap vermiyor.
Muhalefet konuşuyor ama dokunmuyor.
Kurumlar var ama işlemiyor.
Bu ülkede en güçlü şey;
silah, para ya da propaganda değil.
Sessizlik.
Sessizlik;
kadınları öldürüyor,
yoksulluğu kalıcılaştırıyor,
adaleti işlevsizleştiriyor.
Ve herkes biraz sustukça bu düzen çalışıyor.
Son Söz Yerine
Bu ülkede artık mesele tek tek yaşanan acılar değil;
bu acıların olağanlaştırılmasıdır.
Depremzedeye sabır,
yoksula kanaat,
kadına “keşke” öneren bir düzen kuruldu.
Devlet; önlem almak yerine açıklama yapmayı,
adalet üretmek yerine sessizliği tercih ediyor.
Bugün vatandaş, hukukun kendisini koruyup korumayacağını değil;
ne zaman yalnız bırakılacağını hesaplıyor.
İşte gerçek beka sorunu budur.
Bir ülkede insanlar devlete değil, ihtimallere güvenmeye başladığında;
orada kriz geçici değil, kalıcıdır.
Ve bu krizin sorumluluğu;
yalnızca yapanların değil,
seyredenlerin ve susanların omzundadır.
Bu ülkede insanlar depremde, yoksullukta, şiddette ölüyorsa;
devlet kimi korumak için vardır?
Adalet yalnızca güçlüye işliyorsa,
geri kalanlardan itaat beklemenin adı hukuk mu,
zorunlu kabulleniş mi?
