Hasan Sağlam

HIDIR AKGÜL aramızda mıydı? “Chay berbena, chay jibena”

featured

Bir sis perdesi aralığında gördüm o menfur cümleyi. “Hıdır Akgül aramızdan ayrıldı.” Sosyal medya da en çok tutan argümanlardan biri sürekli ölmüşlerle bir bağ oluşturup beğeni tepiştirmek. Pardon ama Hıdır Akgül aramızda mıydı?

Biraz sitemli bir yazı olacak. Devlet, Allah, Dersimliler, dernekler, devrimciler, dil seviciliği yapanlar, hepsi üstüne alına bilir.

“Ma xorê sebıkerimê bıra, naca harde xoderime, sıma wuza ğeribiydê surguniydê rınd qaite xoberê.” (Ne yapalım kardeşim, biz burada kendi topraklarımızdayız, siz orda gurbette, sürgündesiniz kendinize iyi bakın.)  

Hıdır Akgül, her telefon konuşmamızda mütemadiyen söylerdi bunu. Yalnızca Kırmancki konuşurdu. Muhteşem bir hafızaya sahipti, kelime dağarcığı şaşırtıcı derecede genişti, yüzlerce kılamı, masalı, lawıkı belleğinde korurdu. Dil ile kodladığı hilafsız hafızası onu şaşırtmazdı.  Yaklaşık üç yıldır bir belgeselden dolayı sürekli konuşurduk. Büyük derecede etkilendiğimi, bilgilendiğimi açıkça söyleyeyim, bundan dolayı Hıdır Akgül’ün değeri bende sonsuza kadar mahfuzdur.

Naçar, kimsesiz vefasız ürkek bir kımıl sürüsü yayılmış ovaya sanki. Hıdır Akgül aramızdan ayrıldı diye yazıyordu sosyal medya.  Farkında mıydık yaşadığının, aramızda mıydı gerçekten. Hangi ara aramızdan ayrıldı, nasıl bir aralıktan geçti de böyle uysal bir ölüm ile sarsıcı biçimde aramızdalığını anladık. Bu sanki daniskadan bir komşuluk sahteliği değil mi? “Ah komşu senin yemeğin yoktu değil mi, kusura bakma bizde haşlama yaptık belki kokusu gelmiştir.” Varlığını kendi varlığımızı hatırlamak veya belletmek için kurduğumuz her cümle bencilliğimizin cıvık kişiliğidir.

Uzun süreden beri var olan bazı hastalıkları ile yıllardır yaşıyordu. Ancak yıllar dahilinde çeşitli evrelerde kendini gösteren hastalık hızlı sarmıştı organlarını. Son konuştuğumuzda patolojik sonuçlar belli olduğunda arayacaktı. Hangi hastanede yatacağını ve nasıl bir tedavi uygulanacağını anlatacaktı. O kadar hızlıydı ki her şey, o aşamaya varmadı.

Bu size çok düzmece gibi gelebilir ama geceden aramayı düşünmüş planlamıştım. Hem Hıdır Akgül’ü hem de gene aynı belgeselde ve yıllardır sımsıcak dostluğunu yaşadığım Delil Xıdır’ı aramaktı. Ancak sosyal medyanın iyi mi kötü mü ayrımını göz ardı ederek boğazıma saplanan yarı yakılmış kırmızı bütün öykülerimi tekrar tekrar aklımın zembereğini kıran o cümleyi gördüm.

“Chay berbena, chay jıbena” veya “dewê dewê” adlı kılamı bilmeyen yoktur da kimin eseri olduğunu bilen yoktur sanırım. Biraz kırıcı hatta kıyıcı olacak bu yazı demiştim. Herkes üstüne alınabilir.
Hep öldükten sonra seviliriz ya! benim Hıdır Akgül sevgim, saygım, hayranlığım ve neden belgeselini çekme ihtiyacı veya ihtiyaçtan öteye kendime görev addettiğimi de kısa anlatırım. Kısa, zira uzun boylu okunmaz biliyorum.  

Biyografimde; “her çocuk gibi bende şarkı söylerdim, bazıları bıraktı ben devam edenlerdenim.” Diye yazmıştım. Devam ettim evet ama Sultan Baba Dağının eteklerinde derin vadiler ve yüce dağlardan başka sesime el verecek bir enstrüman yoktu. Birkaç evde bağlama vardı ancak onlara ulaşmak zordu, hele hele öğrenmek için duvarın baş köşesine asılmış o muhteşem kutsalı almazdım.
Hıdır Akgül namı değer Davulcu Hıdır ve yeri gelmişken birde zurna icracısı Hıdır Uç vardı, muhteşem bir sanatçıydı, bir gün Dersim’den Ovacık’a giderken arabaları nehre uçmuş ve oracıkta hayatını kaybetmişti. Derin sevgi ile anıyorum. Bu iki muhteşem sanatçı, uyumu dengesi, yöre ezgilerinden genele muhteşem bir repertuarı vardı. Davulcu Hıdır için diyebilirim hala öyle tokmak ve bilenler bilir davul çubuğunu titreten görmedim. Tepeden tırnağa sanat insanıydı. Ekip olarak bir düğüne gelmişlerdi, akşama doğru elektro sazı bir hoparlöre bağladılar. O zamana kadar bağlamadan böyle ses çıkacağını da bilmiyordum. Hıdır Akgül’ün “dada meso Usenê mı” ve peşine “erê Sevê Sevê” yi bağladığında o zamana kadar kulaklarımda irin tutmuş arabeske yakın bütün pislik ve Türkçenin yoğun baskısını bir atom gibi dağıtmıştı. Havalıydı Hıdır abi, belki hakkıydı kompleksliydi. Belki biz anlayamıyorduk, zira o ünlü bir sanatçıydı. Teyp kasetlerinden çoğaltılmış sesi Elâzığ, İstanbul gibi yerlerden çoğalarak gelirdi, soluk ışıklı pencerelerimizden dökülen güneş ile otururdu yüreğimize. Ekmek gibi su gibi ihtiyaçtı. TRT radyolarından fışkıran zırvalığa tamah etmeden yasaklardan sıyrılıp yerini alırdı.

Sanırım en son 90’lı senesinde görmüştüm Hıdır abiyi. Sonra uzun bir sessizlik oldu benim hayatımda tabi. Köyler yakıldı yasak mıntıka ikinci büyük kırımın ardından öyle savrulduk ki uzu zaman sonra kendimize geldiğimizde dil hançerlenmiş, kimlik parçalanmış durumdaydı. “Vengdais” adlı bir albüm yaptım. Bu albümün tümünü Kırmanci kendi bestelerim ve geleneksel eserlerden oluşturdum. Hüseyin Doğanay ve Hıdır Akgül tamamen ana dilime dönmemde baş roldeydiler.  İlk Hıdır abiden dinlerken, coğrafyanın hazin kıraç öyküsünü, bir karı koca atışmasını seslendirdim. Bu öyle bir atışmaydı ki yoksulluğun kılamıydı. Unları bitmiş ve ekmek yapamayan kadının figanıydı. Adamın bir yıl iki yıl ile çözülecek bir yoksulluk olmadığını, öyle olsa marabalık yapamaya razı olduğunu aynı edep ile en son çare dört keçiden iki tanesini satıp gurbete Kayseri’ye gidip çalışacağını söyler. Kadın, ikrarından taviz vermeden tembihlerini sürdürür.  

“Lalaw mormek, to kê sona Qeyseri’ye, to ğeriba zon nezona, xorê xo bı charnê Qoçkiri’yê” anladın mı şimdi dil ile coğrafyanın hemhal oluşundan çıkan eserleri hangi kılambejlerin ürettiğini. Yani diyor ki; “Hey adam, sen Kayseri’ye gidersen, sen garibansın dil bilmezsin. Yönünü çevir Koçgiri’ye.”  Öyle her yerde “Dewe Dewe” veya “Rındeka Dersim’i” veya “Baba Duzgı’no, Daye Daye” söylersin de bıngesi (temel, kök) nerden geliyor sordun mu?

Belgesellerim ve birkaç cümle daha.

Mehmet Çapan, Delil Xıdır ve Hıdır Akgül’ün yaşamlarının bir kısmını belgesel formda seyirci ile buluşturdum. Kalıcılaştı diye düşünüyorum. En azında dijital çağda bir kaynak olarak elimde. Bir iki kısa spoiler vereyim.

Mehmet Çapan “Annemin ölümünü duyunca günlerce ağladım. Sonra dedim öyle bir kılam yapayım ki hem annemi hem de tertelede kıyılan anaları anlatsın.”

Delil Xıdır “Onlar dağların gerdanında bir yuva yaptılar, dilimizi ve kılamlarımızı orada sakladılar bize kadar taşıdılar.”

Hıdır Akgül “Ez cha welatê xo yel-u qomirê caverdi. Ekê sekerd ez gola Vacuğê’ra nê veciyo.” (Ben neden memleketimi el-aleme bırakayım. Ne yaptılarsa ben Ovacık havzasından çıkmadım.)

“Ez Kırmoncki qeseyken wu wenca charneno Tırki. Mı va bua Xızır bo reyna mıdê zonê mara qeseykerê. (Ben Kırmancki konuşuyorum, o gene Türkçeye çeviriyor. Dedim ‘Xızır’ın kokusu üzerine, benimle bir daha bizim dilimizle konuşun.)

Bu belgeselleri neden çektiğimi belki başka bir zaman anlatırım veya yazarım. Ancak bir iki kısa notla belirteyim.
1: Genelde öldükten sonra kişiler hakkında belgesel yapılır, bu şuna benziyor, öldükten sonra imam sorar ya “kişiyi nasıl bilirdiniz?”

2: Belgesel deyince bizim insanımız televizyonda sürekli izlediği “ceylan kaçar, aslan kovalar ve parçalar.”
Bu iki unsurun yanlış olduğunu kendimce vurguladım. Henüz hafızaları sağlıklı iken konuştuğum Hıdır Akgül’ü veye diğer ustaları kime veya neden sorayım?

Şunu da düşeyim; Delil Xıdır Avrupa da yaşıyor, konuştuğumuzda yazın Dersimde olacağını biliyordum. Dersim ve Ovacık belediyeleri ile bir irtibat sağlayıp belgeseli göstermelerini rica etmiştim. Program önerim şuydu, her iki değerli ozanımız katılsın üçer eser okusunlar, sonra 60 dakikalık belgesel gösterimi yapılsın. Sağlanan gelirin tümü baştan beri Delil Xıdır’ın da rızalığı ile Hıdır Akgül’e bir hediye olarak sunulsundu. Olumlu baktılar, ancak öncelikli bakmadılar. Zira festival ve başka daha yoğun işleri vardı.
Bu her iki belgeseli nerede gösterdiysem, ki özellikle Avrupa Alevi Federasyonu ve Feda-Demokratik Alevi Federasyonu ve Atik dernekleri gösterimlerini sağladı. İnancı dili kılam ile bir bütün olarak bu denli şaşırtıcı beklemediklerini belirttiler. Zira bu belgeseller salt Mehmet Çapan, Hıdır Akgül veya Delil Xıdır kimdir veya özle hayatı nedir diye değil, dil, inanç kılamlar, masallar ve şiirler üzerinden bugüne nasıl geldi, melodiler bunca baskıyı zulmü nasıl taşıdı? Bu amaçlanmıştı. Ancak dilimiz diyenleri göremedim, Dersim merkez ve ilçelerden bir gösterim talebi gelmedi, diaspora ve ülkedeki Dersim derneklerinin hiçbir tanesinden bir destek gelmedi. Destekten kastım para değil net söyleyeyim, gösterim içindir.
En başa dönersek ölenlerin ardından yaktığımız sanal alem veya daha nitelikli olsun diye sosyal medya silahşorları ağlamaklı emojeler ve kes yapıştır ile olmuyor.

“Aramızdan ayrıldı” notunun serencamını anlatacak denli bir tirat olmadığını bileceksin.
Soruyorum gene ve herkes kendisine sorsun! Hıdır Akgül aramızda mıydı, farkında mıydık?
Derin saygı ve hürmetimi sunuyorum, anıları bende mahfuzdur.

Not: Bu arada belgesel çekimlerinde büyük emek sarf eden Akın Gedik’e arşiv ve diğer paylaşımlarından faydalandığım Kenan Çılgın’a teşekkür ederim buradan.

HIDIR AKGÜL aramızda mıydı? “Chay berbena, chay jibena”

Yorumlar kapalı.

Giriş Yap

Munzur Press ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!