Fikret Başkaya

Binmişiz bir alamete…

featured

İnsanlara, ‘ekonomi büyüyecek, Milli Gelir (GSYH) artacak, tüm sorunlar çözülecek…’ diyorlar… Üretim, tüketim ve zenginlik artıyor. Milyarderlerin serveti insan havsalasını zorlayacak boyutlarda… Fakat, üretim ve tüketim arttıkça yoksulluk da artıyor ve sefalet derinleşiyor…  Kapitalizm dahilinde yoksulluk ve sefalet üretmeden zenginlik üretmek mümkün olmadığı için… Hepsi bu kadar değil, her ileri aşamada doğa tahribatı, ekolojik yıkım ve ‘iklim krizi’ derinleşiyor, yaşamın temeli hızla aşınmaya devam ediyor… Demek ki, bu işte bir yanlışlık var! Böyle bir gerçeklik var ama siyasetin ve siyasetçilerin gündeminde öyle şeyler yok… Onlar ‘ilerde her şey güzel olacak’ diyorlar ve fakat o güzel günler bir türlü gelmiyor… Hedef ufukta bir çizgi gibi hep uzaklara kayıyor…

Ekonomik büyüme sadece toplumsal refahın kaynağı sayılmıyor. Demokrasinin, ‘demokratikleşmenin’ de vazgeçilmezi sayılıyor… Başka türlü söylersek, zenginlik artışıyla ‘demokratik performans’ arasında da doğru yönde bir ilişki olduğu ima ediliyor… Oysa, gerçek dünyada söz konusu olan bunun tam tersi… Ekonomi büyüdükçe, ‘güdük’ demokrasi  pratiğinden uzaklaşılıyor… Bütün siyasî rejimler baskı rejimlerine dönüşüyor… İnsanlar ve toplumlar bir taraftan ekonomik zorun, diğer taraftan siyasî zorun baskısı altında eziliyor, nefes alamaz hale geliyor… Şiddetin her türlüsü insan ve toplum yaşamının tüm veçhelerini girdabına alıyor…

Kapitalizmin ürettiği, kapitalizmi yeniden üreten ‘modern teknolojiler’ bir kurtarıcı olarak sunuluyor… Ekonomi büyüyecek sorunlar çözülecek tekerlemesine, ‘teknoloji gelişecek sorunlar çözülecek’ mavalı eşlik ediyor… Aslında kapitalizm dahilinde teknoloji sorunların çözümünün anahtarı değil, kaynağıdır… Her teknolojik ‘harikadan’ sonra işler daha da sarpa sardığına göre… Münhasıran kâr etmenin, sermayeyi büyütmemin hizmetinde bir teknoloji hangi sorunların çözümünün anahtarı olabilir?

Sıradan insanı büyüleyen teknoloji harikalarının yaşamı kolaylaştırması, güzelleştirmesi gerekmez miydi? Gerçek dünyada tam tersi oluyor, teknolojik gelişme/ilerleme paradoksal olarak insan ve doğa aleyhine sonuçlar ortaya çıkarıyor. Yeryüzünün Lanetlileriiçin yaşam her gün daha da çekilmez hale geliyor…

Ekonomik büyüme ve ‘ileri teknoloji harikaları’ kârı artırmanın, sermayeyi büyütmenin hizmetindeyken, işlerin sarpa sarmasına şaşmak niye… İşte böyle bir gerçeklik söz konusuyken, burjuva politikacıları ve bilimi kendilerinden menkul iktisatçı uleması ‘büyüme şarkılarını’ söylemeye devam ediyor… Yaşamın temelini aşındıran ekonomik büyümeyi, sömürüyü, yağmayı, talanı ‘meşrulaştırıp’ dayatıyorlar…  Sorunların çözümü piyasaya ve kapitalist devlete havale ediliyor ama piyasa denilenin ne olduğu, nasıl işlediği, orada hangi aktörlerin ne iş çevirdiği, devletlerin asında ne olduğu, kimin hizmetinde olduğu asla sorun edilmemek kaydıyla…

Oysa, neoliberal küreselleşme çağında devletlerin biricik misyonu ve varlık nedeni sermaye sınıfının ve bir bütün olarak mülk sahibi oligarşilerin tek yanlı çıkarını gerçekleştirmektir… Elbette bu, önceki dönemlerde devletin öncelikli amacının genel toplum yararını gözettiği demeye gelmez… Devletin varlık nedeni ve misyonu ‘genel toplum yararını gerçekleştirmek’ değil, mülk sahibi parazit sınıfların servetini korumak ve çoğaltmak, iktidarlarının sürekliliğini sağlamak, bu amaçla da mülk sahibi sınıfları “zararlı sınıflardan” korumaktır… Siz devleti neden kutsadıklarını sanıyorsunuz… Tartışmasız her dönemde devlet, ‘özel çıkarların’ gardiyanı olmaya devam etti… Bu da devletin neliği’nin de tartışılmasını, bilince çıkarılmasını gerektirir…

Oysa herhangi bir şeyi, bir olguyu sorun edebilmek için önce farkına varmak gerekir… Varlığından haberdar olunmayan bir sorunla yüzleşilebilir mi? Kaldı ki, bakmak görmek değildir…Nitekim Bernard Baruch, “milyonlarca insan elmanın düştüğünü gördü, sadece Newton neden diye sordu” derken, bakmanın görmenin garantisi olmadığını söylemek işitiyordu… Bir şeyi, bir olguyu, bir sosyal süreci anlamak bilince çıkarmak için önce onu görünür kılmak gerekiyor…

İnsanlığın ve uygarlığın içine sürüklendiği durum veri iken veya aynı anlama gelmek üzere, bir uygarlık krizi ortaya çıkmış, insanlık ve uygarlık tehlikeli bir eşiğe gelip/dayanmışken, artık “zararlı sınıfların”, bu dünyanın tüm zenginliğinin yegâne yaratıcısı olan Yeryüzünün Lânetlilerinin, Büyük İnsanlığın aklını başına alması gereken zaman gelip-çattı… Eğer ortada bir insanî, toplumsal, ekolojik sorun varsa, bu, insanların o sorunu çözecek potansiyele sahip oldukları anlamına da gelir… Sorunu yaratan da insan olduğuna göre… Bu konuda Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı başlığını taşıyan ünlü eserinde: “Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar, çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde oltaya çıkar” diyor…

Aynı şeyi başka türlü ifade etmek istersek, sorunların kendini dayattığı yerde ve zamanda çözümlerin de kendini dayatması daima potansiyel bir olasılıktır… Olaylar, şeyler ve toplumsal süreçler kendiliğinden bu hale gelmediklerine göre, kendiliğinden başka şeye, “daha iyiye’ evrilmeleri de mümkün değildir… Zira her zaman ve her durumda birilerinin “bilinçli eylemi” devreye giriyor…

Artık insanlık ve uygarlık tartışmasız kritik bir kavşağa gelip/dayanmış bulunuyor… Artık hiçbir şey eskisi değil ve olmayacak… Bu dünyada insan yaşamı için vazgeçilmez olan ne varsa elimizden alındı… Hava zehirli, su kirli -üstelik parayla satılıyor-, toprak yorgun… Artık yediklerimiz hasta ediyor… Otların, ağaçların, çiçeklerin konusunun yerini benzin/mazot kokusu, sessizliğin yerini arabaların gürültüsü aldı. Çocuklar ekmeğin AVM’lerde üretildiğini sanıyor, buğdaydan habersiz… Devasa kuleler, neon ışıkları göğü, ayı yıldızları görünmez kılıyor. Genç nesiller Çoban Yıldızı’nı bilmiyor. Beton ve asfalt insanların ayağını toprağa değdirmiyor… Hastane, hastane olmaktan çıktı, ticarethaneye, kapitalist işletmeye dönüştü, misyonuna ve varlık nedenine yabancılaştı… Hastalıktan kâr ediyorlar…  İnsan ve toplum yaşamı için vazgeçilmez olan Müşterekler, ortak yaşam alanları ve kaynakları özel mülk kategorisine indirgendi… Oysa müşterekler insanları, toplumu bir arada tutan tutkaldır…

Bütün bunlar insanların politika yapma haklarından kaşarlanmış profesyonel burjuva politikacıları lehine vazgeçmesinden kaynaklanıyor… Oysa, politikanın burjuva politikacılarına bırakılmayacak kadar önemli olduğunun bilinmesi gerekiyor… Aksi halde eller armut toplamaya devam edecek… Her şeyden önemlisi de kapitalizm dahilinde asla bir gelecek olmadığının bilinmesi gerekiyor…

Binmişiz bir alamete…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Munzur Press ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!