DOLAR

32,8517$% 0.06

EURO

35,7107% 0.22

STERLİN

42,6421£% 0.31

GRAM ALTIN

2.531,59%0,10

ONS

2.398,64%0,05

BİST100

10.991,57%-0,88

BİTCOİN

2155731฿%-0.63003

Tunceli AÇIK 28°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Faruk Bildirici

Faruk Bildirici

22 Temmuz 2024 Pazartesi

15 Temmuz reklamları azaldı

15 Temmuz reklamları azaldı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Televizyonlar ve haber sitelerindeki reklamları sayamadım ama basılı gazetelerdeki reklamlar, geçen yıla göre daha azdı. Bu yıl Aydınlık’ta 8, Akşam’da 8, Hürriyet’te 8, Posta’da 12, Sabah’ta 9, Milat 6, Milliyet’te 9, Türkiye’de 14, Türkgün 12, Yeni Akit’te 6 olmak üzere toplam 90 sayfa 15 Temmuz reklamı yayımlandı. Bu sayfa sayısı geçen yıl 118’di.

Üstelik Yeni Şafak geçen yıl üç fasikül halinde 144 sayfalık özel ek çıkarmıştı; özel ek bu yıl 94 sayfaya düştü. Hürriyet’in yayımladığı sekizinci yıl özel eki ise sadece 10 sayfaydı.

Reklamların azalmasındaki en büyük neden AKP’li belediyelerin azalması ve tasarruf genelgesi olsa gerek. Belediyeler ilan reklam veremeyince iktidar medyasına reklam verme yarışı, özel şirketler, vakıf üniversiteleri, kamu bankalarına kaldı. En ilginci de Demirören Holding’in kendi gazetelerinin yanısıra Sabah’a da tam sayfa 15 Temmuz reklamı vermesiydi.

Muhalif medyada BirGün’e hiç 15 Temmuz reklamı verilmezken Sözcü ve Karar’da yarım sayfa reklam yer aldı. Cumhuriyet’te ise geçen yıla göre artış söz konusuydu; bu yıl 2.5 sayfayı kaplayan tam altı reklam vardı.

Bu yıl, 15 Temmuz etkinliklerinin medyayı kapsayan bir boyutu da “15 Temmuz Cesaret Ödülü” verilmesiydi. 15 Temmuz Milli İrade Derneği Genel Başkanı ve AKP Genel Başkan Yardımcılarından Ali İnci, darbe girişimi sırasında Meclis’te olan bazı gazetecileri ödüllendirdi. Aradan sekiz yıl geçtikten sonra ödül verilen gazetecilerin nasıl seçildiği ise belirsiz.

Eşi görülmemiş bir gazetecilik ödülü bu. Zira gazetecilik, başarısı cesaret ile ölçülebilecek bir meslek değil. Gazeteciler o akşam habercilik için orada bulunuyorlardı. Kaldı ki, hangi arkadaşımızın “cesur” olduğuna da AKP yönetimi ya da bir siyasetçi karar veremez.

KATLİAM TETİKÇİSİ GAZETECİLİK

Bir zamanlar yaygın medya, hayvan sevgisine dair haber ve yazılarla dolup taşardı. Köpeklerin dostluğu, Japonya’da heykeli dikilen “Haçiko” gibi köpeklerin öyküsüyle beslenirdi.

İktidar medyası da üç yıl önce “Hayvanları koruma yasası”nda yeni düzenlemeleri destekliyordu. Ama son zamanlarda sokak köpeklerini düşmanlaştırıyor, hedef haline getiriyorlar. En kötüsü de öldürülmelerini meşrulaştırmak için gerekçe yaratmaya çalışıyorlar. Köpeklerin topluca öldürülmesini “ötanazi” ve “uyutma” gibi sözcüklerle basitleştiriyorlar.

Düşünsenize, Türkiye yazarı Atilla Yayla, “Hayvan hakları diye bir hak kategorisi yoktur” diye yazdı; hayvanseverleri “köpekperest” diye aşağılamaya çalıştı. Akşam, “köpek lobisi”, Yeni Akit “Pitbull kafalılar” diye yazıp duruyor; köpek saldırılarını öne çıkarıyor. Yeni Şafak yazarı Aydın Ünal, “köpek terörü” diyor, gazetesi de ne olduğu belirsiz bir “Masak raporu”nu günlerdir manşete çıkarıyor. TV’lerde sürekli köpek saldırısı ve köpeklerin karıştığı trafik kazası haberleri yapıyorlar; her vakayı günlerce bıkmadan usanmadan işliyorlar.

Meclis’teki komisyon görüşmelerini bile tek yanlı haber yapıyorlar; görüşmeleri kışkırtıcı dille aktarıyor, hayvanseverleri de saldırgan gösteriyorlar. Bu tutuma tepki gösteren hayvanseverler de sokaklarda, “Medya etik ol, tetikçi olma” diye slogan atıyorlar.

Kentlerde sayıları giderek artan sokak köpekleri sorunu olduğu ve bazen saldırdıkları doğru. Gazeteci olarak bu sorunu görmezden gelemeyiz. Elbette iki tarafı da dinlemeli, empati kurmalı ve çözüm için yol gösterici olmalıyız. AKP iktidarını, bu kadar önemsediği sorunun yükünü belediyelere bırakmaması için zorlayabiliriz ama çözüm, köpeklerin katledilmesi olamaz.

Gazetecilik, her zaman yaşam hakkından yanadır. Türkiye Gazetecilik Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’nde “Gazeteci, hayvanların yaşam haklarına saygı duymalıdır. Hayvanlarla ilgili haberleri insan odaklı yazmamalıdır” deniliyor. Bu ilkeye uygun davranmalı, sokak köpeklerinin yaşam hakkına da saygı göstermeliyiz. Gazeteci, her zaman sessizlerin sesi, güçsüzlerin gücüdür.

ERDOĞAN’IN “KABİN EKİBİ”NDEN İTİRAF

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uçağında seyahat eden gazetecilerin “otel faturaları”nı açıklama çağrıma ve Ertuğrul Özkök’ün eleştirisine iki yanıt geldi. İkisi de dolaylı, ikisi de olumsuz.

Ahmet Hakan, ABD gezisi sonrasında Hürriyet’teki köşesinde “Kişisel bir gezi notu” başlığı altında “otelde konaklama ve yedikleri yemeklerin ücretini kendilerinin ödediği”ni yinelemekle yetindi. “Yalanın, dezenformasyonun milli spor haline geldiği”ni söylemekten de geri durmadı.

Sabah yazarı Okan Müderrisoğlu da “Erdoğan’ın yurtdışı seyahatlerini izleyen gazetecileri itibarsızlaştırma atağı”ndan yakındı. Sonra da lafı, uçakta Erdoğan’a yöneltilen sorulara getirdi:

“O soruları medya mensupları soruyor. Algı operasyonuna malzeme yapıldığı şekliyle kimse dikte etmiyor. Dileyen, öncelediği konuyu soruya dönüştürüyor. Ana soru çerçevesi İletişim Başkanlığı ekibinde toplanıyor. Sn. Cumhurbaşkanına (gerektiğinde kullanılmak üzere) arka plan notları hazırlanıyor. Elbette off the record anlatımlar da oluyor.”

Müderrisoğlu’na bu itirafı için teşekkür ederim. Zaten mesele de bu. Soruları önceden göndermek ve -kendisi söylememiş ama- İletişim Başkanlığı’nın deşifre edip düzeltip, ekleme çıkarma yaparak gönderdiği yanıtları aynen yayımlamanın savunulur bir tarafı yok.

Kaldı ki, uçaktaki söyleşiler ortada. Ne Erdoğan’ın ABD’den dönüşünü bekleyen emekli maaşlarını sorabilmişler, ne de Esad’ın “Türk askerinin Suriye’den çekilmesi” koşulunu anımsatabilmişler. Erdoğan, Washington’da, AKP’nin 5 milyon dolara satın aldığı binayı gezmiş, onu da atlamışlar.

Hepsini geçtim, memleketi tasarrufa davet eden Erdoğan’a dört uçakla ABD’ye gitmenin büyük israf olduğundan söz edememişler. Neden? Çünkü kendileri de o uçaklara bedavadan binerek o israfa katkıda bulunuyorlar.

BÜLTEN HABERCİLİĞİ

“Boğaziçi Üniversitesi, Avrupa’nın en fazla ilerleme gösteren yükseköğretim kurumu”. Bu haberi Anadolu Ajansı geçti, üzerinde “Sponsorlu”, “Advertorial” gibi bir açıklama da yoktu. PR bülteni kokan haberin ilk cümlesi “üniversiteden yapılan açıklamaya göre” diye başlıyordu.

Böyle bir bülten editoryal süzgeçten geçirilip habere dönüştürülür; ya da en azından ücretli olduğu belirtilerek aboneler uyarılır. Nitekim aynı bülteni ANKA, “Advertorial” notuyla geçti. Tabii “Advertorial” metinlerde de yayın ilkelerine uymak zorunludur.

Bu bülten habere dönüştürülürken yazan gazetecinin sorması gereken ilk soru, bültende sözü edilen Londra merkezli yükseköğretim derecelendirme kuruluşu QS’in sıralamasına Türkiye’den başka üniversitelerin girip girmediği olmalıydı. AA, böyle bir inceleme yapmamış, bülteni haber gibi aynen servise koymuş; bazı haber siteleri de aynen kullanmış.

Sadece “Sanayi Sitesi” adlı haber sitesi, bülteni editoryal süzgeçten geçirdi; QS’in araştırmasını inceleyip, “Avrupa’nın en iyi üniversiteleri belirlendi: 21 Türk üniversitesi ilk 500’e girmeyi başardı” haberi yaptı. Avrupa’daki en iyi üniversiteler sıralamasına ODTÜ’nün 114., İTÜ’nün 123., Koç Üniversitesi’nin 159., Boğaziçi Üniversitesi’nin ise 165.  sıradan girdiği bilgisini verdi.

Bu durumda AA’nın, listede Türkiye’den ODTÜ, İTÜ ve Koç gibi üniversiteler varken, onlardan daha altta olan Boğaziçi Üniversitesi’ni sıralamada bir tek o varmış gibi yazması yanıltıcı. Habercilik, üniversite yönetiminin reklam/tanıtım faaliyetine aracı kılınmış.

Hem de Boğaziçi Üniversitesi gibi, siyasi iktidar gücüyle bilimsel özgürlüğü baskı altına alan, akademik kadronun itirazlarına kulak asmayan bir üniversite yönetiminin aracısı…

Tek cümleyle:

• Trafik kazasında bir kişinin ölümüne neden olan oğlunu eski eşi Eylem Tok’un ABD’ye kaçırdığı estetik cerrah Bülent Cihantimur, geçen yıl üç ay kadar Hürriyet’in Kelebek ekinde estetik hakkında köşe yazısı yazdı ancak ismi Hürriyet’in yazarlar listesinde yer almıyor.

• Sözcü, “Yunan kaşınma sabrımızı taşırma”, Akşam “Küstah Yunan”, Korkusuz da “Yunan’ın bitmeyen kini” başlıkları atarak sanatçı Despina Vandi’nin davranışını tüm Yunan ulusuna maledip, nefret söyleminde bulundular.

• İçişleri Bakanlığı logolu kart bastıran Ferhat Aydoğan’ın, sorgusunda üyesi olduğunu söylediği “Dünya Basın Federasyonu”, bir gazetecilik örgütü gibi görünse de “uluslararası eğitim, finans, kredi, vize ve şirket kurulum” hizmeti veren Ankara merkezli bir şirket.

• Milli Gazete, “Sapkın el çocuklarımıza uzandı” manşetinde “bazı STK’lar ve gönüllülerin deprem bölgesindeki yardım faaliyetini “sapkınlık” olarak nitelendirdi.

• İHA, AHaber, Posta, Türkiye, TRT Haber, Akşam gibi yerlerde yayımlanan “Turiste 1200 TL’lik nar suyu şoku” haberinde nar suyunun gerçek fiyatı eksikti.

• Yeni Akit, Ülkü Ocakları’nın da adının karıştığı bir cinayete kurban giden Sinan Ateş için “Dayakçı Sinan Ateş FETÖ ile kardeş” haberiyle hayatta olmayan bir insanı karaladı.

• “Işık açma kapatma” eylemini eleştiren muhalif gazetecilere “Çıkın meydanlara mücadeleye destek verin” çağrısı yapan CHP Genel Başkanı Özel, gazetecilik ile aktivistliği karıştırdı.

• Sabah başta olmak üzere iktidar medyası, Özel Harekât Dairesi Başkanı Süleyman Karadeniz’in, MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin elini öpmesini ve eleştirileri yok saydı.

• Sözcü, astroloji yazarı Seyran Ataklı’nın, ABD Başkan adayı Trump’a suikast girişimini önceden bildiğini yazarak, gazetecilik ile falcılığı karıştırdı.

• Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni Hüseyin Likoğlu, “15 Temmuz ihanet girişimine kalkışanlar Müslüman gibi görünen Fethullahçılar değildi. Tam aksine hızlı Atatürkçü ve Kemalist görünenlerdi” diyerek, hiçbir dayanağı olmadan Atatürkçü kesimi suçladı.

• TV100 sunucusu Cansu Canan Özgen’in, “Önümüzdeki hafta bir milletvekili transfer dalgası görülecek gibi duruyor” diyerek öne sürdüğü yedi milletvekilinin AKP’ye geçeceği “kulis”i henüz doğru çıkmadı.

(BİRGÜN)

Devamını Oku

“Anız yangını” değil gazetecilik zaafı

0

BEĞENDİM

ABONE OL

NTV’nin, Diyarbakır ve Mardin arasındaki kırsal bölgede 15 insanın ölümüne yol açan yangın haberi kendini yalanlıyor, cümleler birbiriyle çelişiyordu.

Haberin girişinde “…yangınla ilgili bilirkişi raporu hazırlandı. Raporda yangının elektrik direğinden kaynaklandığı belirtildi” deniliyordu ama haber şöyle devam ediyordu:

“Diyarbakır ve Mardin’de faciaya dönüşen anız yangınlarıyla ilgili incelemeler sürüyor. Yangının çıkış sebebi belirlendi. Elektrik Harita ve Ziraat yüksek mühendislerinden oluşan üç kişilik bilirkişi heyeti yangınla ilgili raporu hazırladı.

Raporda sigortalı ayırıcı direğinde sigorta yerine iletken tel sarılmış olduğunun tespit edildiği belirtildi. İletken telinin koparak yerdeki otları tutuşturması sonucu yangının başladığı ifade edildi. Ancak başsavcılık, raporu yetersiz buldu. Daha detaylı ara rapor hazırlanmasını istedi.”

Bu rapora güveniyor ve izleyiciye aktarıyorsanız hâlâ “anız yangını” demenin ne alemi var? Hem “yangının elektrik direklerinden kaynaklandığı” bilgisini verip, hem de “anız yangını” olarak adlandıramazsınız.

Kaldı ki, NTV’nin haberi yayımlandığında 20 Haziran’daki yangının üzerinden dört gün geçmişti. İlk rapordan sonra tanık ifadeleri, itfaiye raporu, hatta elektrik direğinden düşen kıvılcımların görüntüsü de ortaya çıkmıştı. DEDAŞ da uydu görüntüsüyle kendini savunuyordu.

Böyle bir durumda gazeteci olarak yapılması gereken, dikkatle araştırmak, varsa DEDAŞ’ın sorumluluğunu ya da müdahaledeki gecikmeyi ortaya koymaktı. Kesin tespit yapılamıyorsa da en azından iki tarafın açıklama ve suçlamalarına yer vermekti.

Zaten muhalif medya, “anız yangını” olmayabileceğine dair verileri ikinci günden itibaren yayımlamıştı. Buna rağmen başta Anadolu Ajansı olmak üzere yaygın medyanın büyük bölümü, aradan günler geçtikten sonra bile -NTV gibi- “anız yangını” olarak tanımlamayı sürdürdü.

Nedeni de İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, Diyarbakır Valiliği ve DEDAŞ’ın, yangının “anız yakılmasından kaynaklandığı” açıklamalarına ilk andan itibaren itibar etmeleriydi. Zaten birkaç gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan da “Anız yangını” diyerek hükmü ilk ağızdan ilan etti. Sadece yetkililerin açıklamalarıyla haber yapmak, gazetecilik refleksinin ölümüdür. 

Yazının tamamı…

Devamını Oku

Cüneyt Özdemir: Gazetecilik ve reklamlar

Cüneyt Özdemir: Gazetecilik ve reklamlar
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Cüneyt Özdemir, elinde mikrofon, İstanbul’daki bir AVM ve temaparkın önünde durmuş, hayranlıkla anlatıyor:

“Benim cehaletime verin, arkamda gördüğünüz mekâna yılda bir milyon insan geliyormuş. Bende bir de çocuk var; çocuğu bu tür mekanlara götürebilmek için dünyanın öbür tarafına gidiyorsunuz; Fransa’ya, yok efendim Los Angeles’a, yok efendim Orlando’ya. Birazdan gezdireceğim inanın ben böyle bir yer olduğunu bilmiyordum. Bilsem manyak mıyım dünyanın öbür tarafını dolaşacağım.”

Bu görüntüyü izleyenler Cüneyt Özdemir’i, çocuğunu bir temaparkta oynatabilmek için Fransa ya da Amerika’ya götürmekten kurtulduğu için çok sevinmiş bir gazeteci sanabilir!

Ama Cüneyt Özdemir’in önünden anons çektiği AVM ve temapark ile ilişkisi çocuğunu gezdirebileceği bir yer bulmakla sınırlı değil. Nitekim az sonra temaparkın yöneticisi Tankut Tonger, Cüneyt Özdemir ve yönetmeni Kenan Taş’ı, bir golf arabasıyla dolaştırıyor. Gezi boyunca yapılan konuşmalar reklam kokuyor.

Cüneyt Özdemir de 26 dakika süren o AVM ve temapark tanıtım videosunun asıl çekiliş amacını en sonunda açıklıyor:

“Yeni bir ‘Cüneyt Şehirde’ bölümünde yeniden buluşana kadar iyi günler diliyorum. Siz de eğer bu programa konuk olmak istiyorsanız … e-mail atabilirsiniz. Sizin şehrinizde sizin sokaklarınıza da gelebiliriz. Bir işbirliği kapsamında…”

Böylece videonun çekilmesinin bir gazetecilik faaliyeti olmadığını anlıyoruz. Cüneyt Özdemir “bir işbirliği kapsamında” yani bir miktar para karşılığında o AVM ve temaparkın pazarlamasını yapmakta beis görmüyor! Dileyen ve bedelini ödeyen herkesin şehrinin, sokaklarının tanıtımını da yapabileceklerini de duyurmuş oluyor.

Kayyum pazarlama videosu

Gerçekten YouTube’daki “Cüneyt Özdemir Medya” kanalında gündem, belgesel, söyleşi gibi videolar dışında bir de “Cüneyt şehirde” ve “Cüneyt yolda” başlıkları altında çekilmiş onlarca video yayında… Tümü de “işbirliği kapsamında” hazırlanmış videolar…

“Cüneyt Yolda” serisinin sonuncusu Diyarbakır’da çekilmiş. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın düzenlediği “Sur Kültür Yolu Festivali” ve kentteki değişim tanıtılıyor bu videoda. 55 dakikalık videonun 11 dakikası Diyarbakır Valisi ve “kayyum” belediye başkanı Ali İhsan Su ile söyleşi. 

Tabii Özdemir, “kayyum” diye nitelendirmiyor seçilmiş belediye başkanı görevden alınarak yerine atanan Ali İhsan Su’yu. Festivali keyifle anlatan Su’yu, kentteki değişimden söz etmesi için yönlendiriyor:

Özdemir- Tecrübeli bir yöneticisiniz 93’te burada kaymakamlık yaptınız. 97’de Hakkari’deydiniz. O zamanlar ile bu zamanın Güneydoğu’suna baktığınızda ne görüyorsunuz, fark ne?

Su- Şu anda ilimizde çok güzel bir huzur iklimi var. Huzur, güvenlik ve istikrar ilimizde her alanda gelişmelere önemli bir zemin sağlıyor. Bu festivaller de vatandaşlarımızın huzur ve mutluluğunu sağlamak için motivasyon kaynağı oluyor. Sanayi bölgelerimiz dolu, fabrikalarımız dolu.

Özdemir- Siz hem valilik koltuğundasınız hem belediye başkanı. Hangisi daha zor?

Su- Ayırt etmek zor. İkisinin de kolaylıkları zorlukları var. Ama ben verilen görevleri severek yapıyorum. Vatanımız, ülkemiz, Diyarbakırlı hemşehrilerimiz için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz.”

Vali Su ile söyleşiden sonra kamera ve Kenan Taş eşliğinde kenti dolaşıyor Cüneyt Özdemir. Sonunda da Diyarbakır izlenimini özetle şöyle aktarıyor:

“Bir şehir bir ülke enerjisini teröre vermeyip başka şeylere aktardığı zaman ortaya neler çıkabileceğini görüyorsunuz. Diyarbakır demek sokaklarında ağır silahlı özel timlerin beyaz torosların dolaştığı, herkesin güvercin tedirginliğinde yaşadığı bir şehirdi. Şimdi bambaşka bir şehirle karşı karşıyayız.”

Sanırsınız Diyarbakır’da bütün problemler çözülmüş, hiç sorun kalmamış. Her şey çok güzel, herkes çok mutlu. Özdemir’in dilindeki haliyle “kebap kebap Türkiye” halinde Diyarbakır.

Ama Özdemir’in, Diyarbakır’a böyle övgüler düzmesinin, kentten mutlu mesut ayrılmasının asıl nedeninin maddi karşılığı olduğu videonun sonunda anlaşılıyor. Ekranda “işbirliği için” bir e-posta adresi belirirken Özdemir, bu tanıtım programlarının duyurusunu yapıyor:

“Acaba Cüneyt ve ekibi gelir mi? Hem biz onlara destek olalım, onlar bizim bir parça tanıtımımızı yaparlar diye düşünürseniz her zaman irtibata geçebilirsiniz.”

Buradan anlaşılıyor ki, AVM ve temapark videolarında olduğu gibi Diyarbakır videosu da bir gazetecilik faaliyeti değil. Para karşılığı yapılan bir örtülü reklam, pazarlama faaliyeti…

Yanıltıcı ve mevzuata aykırı

Örtülü reklam diyorum çünkü videoların çoğunun üzerinde izleyenler için diğer videolardan ayıran “Bu bir reklamdır”, “İşbirliği” ya da “Advertorial” gibi bir uyarı yok. Özdemir’in çoğu videosunda olduğu gibi, Diyarbakır videosu da yanıltıcı. Gazetecilik faaliyeti izlenimi veriyor ama para karşılığı yapılan bir pazarlama/reklam faaliyeti olduğu en sonunda bir cümleyle geçiştiriliyor.

Kısacası “Dijital Çağda İçerik Yönetiminin Kuralları” adlı kitabın yazarı Ann Handley’nin “En iyi pazarlama, pazarlamayı hissettirmemektir” dediği gibi, hissettirmeden pazarlama yapılıyor!

Meseleye yasal mevzuat açısından bakıldığında sorunlu bir durum söz konusu. Ticaret Bakanlığı’nın “Ticari Reklam ve Haksız Uygulamalar Yönetmeliği”nde bir ticaret unvanı ya da işletme adının “reklam olduğu açıkça belirtilmeksizin tanıtıcı mahiyette sunulması” örtülü reklam olarak tanımlanıyor.

Bir de Ticaret Bakanlığı’nın sosyal medyadaki reklamlarla ilgili kılavuzu var; “Sosyal medya etkileyicileri tarafından yapılan ticari reklam ve haksız ticari uygulamalar hakkında kılavuz” YouTube’daki yayımları düzenleyen bu kılavuzun “Video paylaşım mecralarında yapılan reklamlar” hakkındaki 7. Maddesinde özetle şöyle deniliyor:

“YouTube ve Instagram TV gibi video paylaşım mecralarında yapılan reklamlar ile canlı yayın niteliğinde olan paylaşımlarda, video içinde sürekli olarak veya videonun başlığında ya da açıklama kısmında veya ilgili reklamın geçeceği bölümün başında yazılı ve sözlü olarak aşağıda belirtilen açıklamalardan en az birine yer verilir:

a) Bu video [reklam veren] reklamlarını içermektedir. b) Bu video, [reklam veren] ile ücretli işbirliğini içermektedir. c) [Reklam veren]’in destekleri ile.”

Cüneyt Özdemir’i, “content marketing” yani içerik pazarlaması yapmakla iştigal eden bir sosyal medya fenomeni, bir influencer olarak kabul etsek bile “işbirliği” videolarının içinde tanıtım yapıldığının belirtilmesi gerek. Ama onun videolarının neredeyse tamamının başlığı ve açıklama kısmında kılavuzda öngörülen uyarıcı ifadeler yok. En sondaki “işbirliği” duyurusunda da reklam veren firma, kişi ya da kuruluşun adı açıkça duyurulmuyor.

Kaldı ki, Cüneyt Özdemir, bir gazeteci, kendisini öyle tanımlıyor. YouTube’taki kanalının adı “Cüneyt Özdemir Medya” ve CNN Türk’te de 5N1K programına devam ediyor.    

Gazeteci reklam oyuncusu olamaz

Cüneyt Özdemir bir gazeteci olduğuna göre, gazetecilik ilkeleri açısından da ciddi etik ihlal ile karşı karşıyayız. Gazetecilik görüntüsü altında reklam, tanıtım ve halkla ilişkiler faaliyeti yürütülüyor. Üstelik de gazetecilik ile reklam ve halkla ilişkiler faaliyetleri ile içiçe geçmiş durumda.

Oysa Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’nde gazetecilik içerikleri ile reklam içeriklerinin ayrımına özen gösterilmesi gerektiği vurgulanıyor ve “Gazeteci; mesleğini, reklamcılıkla, halkla ilişkilerle veya propagandacılıkla karıştıramaz” ilkesine yer veriliyor. Cüneyt Özdemir ise gazetecilik ile reklam faaliyetini birlikte yürütmekle kalmıyor; kendisi bir gazeteci olarak bu reklam/halkla ilişkiler faaliyetinde bizzat “rol” alıyor; “işbirliği” adı altında bir karşılık (ya da kendi deyimiyle destek) alarak dileyen firma ya da kuruluşun reklamını, tanıtımını yapıyor.

Medyadaki dijital dönüşüm, gazeteciliğin temel ilkelerini geçersiz kılmaz. Bir gazetecinin reklamlarda yer almasının sakıncasını daha önce defalarca vurgulamıştım. Bir gazeteci, reklamda oynadığında o ürün ya da şirketle özdeşleşmiş olur. Bu da gazeteciliğin güvenilirliğine zarar verir; çıkar çatışmasına neden olur.

Zira gazetecilik kamu yararına yapılır ama reklam/tanıtım yapan gazeteci özel çıkar karşılığında kamu yararını bir kenara bırakmış; bu mesleğin temel kodlarını ihlal etmiş olur. Çıkar sağladığında bir şirket ya da kuruma övgüler düzmekte sakınca görmeyen bir gazetecinin tüm yorum ve haberlerine de çıkar gölgesi düşer.

Cüneyt Özdemir’in “işbirliği” videolarıyla geldiği nokta da budur. Örneğin açıklama kısmına “#işbirliği” etiketi konulmuş ender videolardan birinde Galataport reklamı yaparken işinsanı Serdar Bilgili’nin “Mimarlar odasının açtığı davaları vs yi de aşarak burayı yaptık” dediğinde o davaları soramıyor.

Kültür Turizm Bakanlığı ya da Diyarbakır Valiliği ile “işbirliği” yaparak kentteki “kayyum” ve uygulamalarına güzellemeler yağdıran Cüneyt Özdemir, Selahattin Demirtaş’ın T24’te yayımlanan “Yeni başlayanlar için Kürt sorunu nedir?” yazısını yorumlarken “Fil hâlâ odanın içinde duruyor, o filin adı da Güneydoğu’daki filin adı da Kürt sorunu” diye konuşabiliyor!

Bundan daha âlâ “çıkar çatışması” olamaz. Bir yandan para alıp anti-demokratik yöntemlerle işbaşına getirilen kayyumun reklamını yapıyor, öbür yandan da Kürt sorunu ile ilgili yorumlarda bulunuyor! Çıkar sağlayınca gazeteciliği pazarlama faaliyetine dönüştürebilen bir kişi yorumlarında da özgür olamaz; gazeteciliğin gerektirdiği “kamu yararı” ile özel çıkarı arasındaki dengeyi koruyamaz.

Etik ilkelere uygun gelir modelleri

Elbette Cüneyt Özdemir’in sık sık söylediği gibi “taş yemesin”, kendisi ve ekibi için gelir elde etsin. Ama hatırlatayım; birincisi Cüneyt Özdemir, YouTube’da en çok izlenen gazetecilerden birisi ve oradan bir gelir elde ediyor. Ben de Cüneyt Özdemir’in örtülü reklam videolarını, YouTube’da en fazla izlenen gazetecileri araştırırken fark ettim.

İkincisi Cüneyt Özdemir’in halen CNN Türk’ten de geliri var. Üçüncüsü de patreon gibi kanallardan izleyici desteği alıyor. Dördüncüsü şeffaf yöntemlerle sponsorluklar almasının da önünde bir engel yok.

Kısacası, gazetecilik, pazarlama ve reklam/halkla ilişkiler faaliyetlerini iç içe geçirmeden, ikisini birbirine karıştırmadan, reklam oyunculuğu yapmadan da gelir elde etmek pekâlâ mümkün. Yeter ki, gazetecilik etik ilkelerine değer verilsin…

Kaynak: www.farukbildirici.com

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.