escort ankara - Türk Porno - Ankara Escort Ankara escort, eskort, escort bayan Ankara Escort Bayan arkadaş bulmak istediğiniz ve ihtiyacınız olduğu her zaman Ankara Escort Sitesi.
Delil Karakoçan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Siyaset
  4. Tarihin ajandası: Diktatörlükler, Kleptokrasi (1) ve biz!

Tarihin ajandası: Diktatörlükler, Kleptokrasi (1) ve biz!

featured
Diktatörlük: bir diktatör tarafından kontrol edilen yönetim biçimi…

Acımasız tiranların, görkemli imparatorlukların, kralların hayatında bile “ölümsüzlük/sonsuzluk” yoktur. Evren- zaman kimseye sonsuz varlık, ölümsüzlük, bahşetmez. Tarihin ajandası bize “güç zehirlemesi” yaşayan sayısız tiran, diktatör, kral, krallık sayar. Ve her birinin öyküsünü, “yüzyılın dersleri” müfredatına koyar.

O zaman tarihin ajandasını açalım ve birkaç kleptokrasi örneği verelim:

-Roma’da, Sulla M.Ö. 80’lerde kendini süresiz diktatör atadı. Kendine resmen “diktatör” diyen ilk diktatör oldu. Astı, kesti biçti. Sürdürdüğü yaşam biçimi nedeniyle her yerini ülser kapladı ve etinde kurtçuklar oluştu. Ağır bir koma geçirerek öldü.

-Bir zamanlar meydanlarda “Il Duce! Il Duce!” diye bağıran kalabalıklar, çiğnedikleri İtalyan diktatörü Duce (Mussolini)’nin cesedini ayaklarından Milano meydanına asarak cesedini parçaladı.

Hitler, kurtuluşu “intihar” da buldu.  Franko üç yıl boyunca can çekişti.

– Şili’li Augusto Pinochet, sayısız insan kurşuna dizdirdi, işkence, ölüm, yasaklarla ünlendi. Sürgünler yaşadı, geri döndü ev hapsinde öldü. Aynı biçimde G.K Başkanı Videla, “kirli savaş”ların mimarı oldu. “Gözaltı kayıpları” onunla arttı. Binlerde muhalif Arjantinli’yi işkencede öldürdü. Kayıp ailelerinin oturma eylemleri de onun döneminde gelişti. Videla, 2010 yılında insanlığa karşı işlediği suçlardan dolayı tutuklandı ve bir hücrede öldü.

-Mitinglerde halka hitap ederken “hadi gidin çalın, ama fazla çalmayın, çünkü yakalanırsınız” diyen ve “Afrika’nın büyük hırsızı” olarak tanınan Kongo diktatörü Mobuto Sese Seko, ülkeden kaçarak sürgünde öldü.

-Acımasızlığıyla “Afrika Kasabı”, “yamyam” olarak ünlenen Uganda Diktatörü Idi Amin Dada Oumee, yüzbinleri katletti, etnik temizlemeyle on binlerce Asyalı’yı kovdu. Büyük yıkımlara yol açtı. Sonuçta ülkeden kaçtı ve o da sürgünde öldü. 

-“Haçlı seferleri” ile, Hıristiyanlığın yayılmasında önemli rol oynayan “Tapınak Şövalyeleri” bizzat Hıristiyanlar tarafından bir bir avlandı ve yakılarak yok edildi!

-İhtişamın, zenginliğin sembolü olan “Süleyman mabedi”, zaman içinde yerle bir edilerek ayakta kalan tek duvarı ise “ağlana duvarına” dönüştü!

-Servetin, aşırı zenginliğin, debdebeli, görkemli hayatın, varlıklı olmaktan kaynaklanan gurur ve şımarıklığın, azgınlığın, insafsızlığın, merhametsizliğin, sadece dünya hayatını arzulamanın simgesi olan Karun, varlıklarıyla birlikte yerin dibine geçti!

Kendilerini birer puta dönüştürüp, varlıklarına mutlak itaat ve secde isteyen, “gökten inen yağmur suyundan daha temiz” ve “adil” olduklarını söyleyen nice tiranlar lanetlendi ve Saddam örneğinde görüldüğü gibi hayatları son derece trajik şekilde fosseptik çukurunda bitti!

Toplumsal bozulmanın dinamiği: Otoriteye öykünenlerin sefaleti!

Öykünenlerin sefaleti…

Ancak konumuz tiranlar, diktatörler değil.  Ona öykünenler, öykünerek iz sürenler… İz sürerken kendilerini kaybedenler. Hayatın içinden insanlar. Hep öykündükleri halde taklidi bile olamayanlar! Böylece “kendi” olmayı da kaçıranlar!
Yani bizler… Konu bizleriz!

Açalım: “Fareli Köyün Kavalcıları”

20. yüzyıl savaşlar, yıkımlar yüzyılı oldu. Diktatörlüklerin “altın çağı” olarak da anıldı. Çağa, insanın ve insanlığın gerisin geri Orta çağ karanlığına itildiği sayısız dramatik ve trajik öykü sığdı. Baskılar, yoksamalarla ona eşlik etti. Kleptokrasiler, demagoglar, güç zehirlenmeleri ve paranoyalar çağı olarak derin yaralar açtı.

Özellikle tek kutuplu dünyaya dönüş, toplumların özgürlük eşitlik düşünü yaraladı. Oluşan “boşluk duygusu”, bir dalga kıran gibi en köklü inanç ve iradelerde bile büyük kırılmalar, düşmeler yarattı. Yenik ruhlardan beslenen nihilist tsunamiler, derin “hiçlik” duyguları toplumsal çürüme ve yozlaşmayı büyüttü.

Böylece vahşi kapitalizm, insanlığın sosyal, kültürel ve ahlaki birikimlerini sınırsız bir öfke ve iştahla yağmaladı. Kuralları olmayan bir evren yaratarak, bu evrende “tanrılaştı”. “Tanrı”, “tanrı-para” kültü, sosyal doğayı bozuldu ve dünyanın her yerinde “büyük balık küçük balığı yuttu”! Hayatın her alanında “Fareli Köyün Kavalcıları” peyda oldu. Böylece iradelerini yitiren bireyler, semirtilmiş içgüdülerinin esiri haline geldi. “Kavalcıların” peşine takılarak “sürüleşti…”

Yetmez insanın serüveni: Tragedyadan komedyaya…

Tragedya’dan Komedya’ya…

Tragedya’yı “Bir kahramanın iyi bir durumdan kötü bir duruma düşmesiyle izleyen de acıma ve korku duyguları uyandırarak duygusal arınmayı sağlama amacına yönelik oyun türü” (alıntıdır) olarak biliriz. Böylece Tragedya, “toplumsal kanıksama, normalleşme”lerle Komedya’ya dönüştü. Birey, kendi dramından, yıkımından, iradesizliğinden haz alır; dalga geçer hale geldi.

Yaşamak için çırpınan toplumlar trajikomik biçimde “tanrıların”, “Kavalcıların” izini sürüp dursa da başaramadı. Her defasında yığılıp kaldı. Ne tam kendi olabildi ne de “kavalcısına” dönüşebildi.

Bu tablo son derece düşündürücü sosyo-politik, psikolojik değişimlere yol açtı. Dayanışma, birlikte yaşama reflekslerini kaybedenler, paradoksal zikzaklar çizerek “tanrı/Para”ya, tapınaklara, ziguratlara karşı, hoşgörülü, ince nazik ve kırılgan olmaya başladı. Kendi sınıfına ve sınıfından insanlara karşı ise acımasızlaştı.
Neden?

Tanrı-insan, insan-tiran sarmalı.

Çünkü eksiz ve zayıf insan evrimleşme sürecini tamamlamış değil. Özgür dünyasını yaratamadığı ve yarattığı dünyada kendi olamadığı için, başkasına öykündü.  Potansiyel olarak, “tanrılara” zenginliğe, ihtişama, tiranlığa öykünmeye, kabullenmeye yatkın konumda tuttu. Tanrıların, tiranların varlıkları, ihtişamlı hayatları göz kamaştırdı.  Konumları, olanakları, imtiyazları insanı çekti… Yaşamları bir tür “ölümsüzlük sonsuzluk” gibi algılandı.

“Varsıl ve otorite”! İki dominant kavram. Oturaklı ve gold iki “şürekâ-i şahsiyet”, zayıf insanı çekti.  Eksik insan, ikisini de aradı durdu. Varsıl ve otorite bir bedende buluşunca Kleptokrasi örneklerinde görüldüğü gibi tehdide dönüştü.  Sadece “hedeftekileri” değil, şiddetli bir biçimde kendi bedenini yıktı!

Diktatörleri birer megaloman olarak yağma düzeninin ana unsuru yapan da bu iki olgunun “tek bedende” buluşması oldu.   Tapınak şövalyelerini avlayan, mabetleri ağlama duvarına çeviren, Karun’ları varlıklarıyla savuran, Tiranları trajik “son”lara götüren yegâne şey de bu oldu!

Fareli Köyün Kavalcısı: Sürüleşme..

“Fareli Köyün Kavalcısı”nın “sürüleri…”

Güce, otoriteye öykünen bizim gibi “fukaralar” ise, yürek paralayıcı arabesk şarkılar eşliğinde “Fareli Köyün kavalcısı”nın peşine takıldı kaldı. İzlerini sürerek kendini tüketti. Öykünmeler, tapınmalar, biat etmeler, yeni tiranlar, krallar, krallıklar yarattı. Yeni neolitiği, yeni insan çağını ise öteleyip durdu. Ve tarih, “Fareli Köyün Kavalcısı”nın peşine takılan zayıflığımız sayesinde, ajandasına ha bire yeni Kleptokrasiler ekledi! Mitomani(2) hallerimiz gerçeği görmemizi engellerken; insanlığın anlam ve özgürlük arayışına ket vurdu…
Sonuç yerine: Ya kendi olmayı başaracağız ya da öykündüklerimizle, Kleptokrasiler yaratarak, hayatı kısaltmaya devam edeceğiz!

(1) Kleptokrasi: Bir ülkede iktidarı ele geçiren bir ailenin ya da siyasal veya dini grubun, o ülkenin kaynaklarını sistemli olarak soyması demektir ve kısaca yağma ve hırsızlar düzeni anlamına gelir.
(2) Mitomani: Kişinin, ruhsal nedenlerle, gerçekleri çarpıtmayı, değiştirmeyi hastalık durumuna getirmesi.

Tarihin ajandası: Diktatörlükler, Kleptokrasi (1) ve biz!
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir