escort ankara - Türk Porno - Ankara Escort Ankara escort, eskort, escort bayan Ankara Escort Bayan arkadaş bulmak istediğiniz ve ihtiyacınız olduğu her zaman Ankara Escort Sitesi.
Delil Karakoçan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Felsefe
  4. Kadim topraklarda bir “terk-i diyar” furyasıdır gidiyor…

Kadim topraklarda bir “terk-i diyar” furyasıdır gidiyor…

featured

Acıda kim kalır; kim yaşar, kimler yurt tutar? Acılar büyüdüğü halde, “neden”de kim ısrar eder? “Acıyı bal eyledik/ sıratı yol eyledik/ geldik bugüne” dizelerine kim koyar yüreğini? “İşte kement işte boynum asarsa/işte hançer işte başım keserse/dönen dönsün ben dönmezem” deyip kim geçer yolundan? Kim anlayabilir acı ile bedenin, acı ile ruhun tarifi zor aşkını, serüvenini kimler?

Kendi acıları büyüyünce çekip gider mi insan; yoksa kalır mı?  Terk eder mi öznesini? Acıdan uzaklaştıkça asıl, acı içinde kalmaz mı?

Ah kolayı “bal eyleyenler”, asıl acıdır gitmek…

Gidiyoruz…

“Öbek öbek fabrikalarda biz varız”, “sokaklarda biz” diyenler gidiyor. Göndere çekilen bayraklar bir bir iniyor şimdi, kayboluyor sokakların sesi. “Haberin var mı taş duvar, demir kapı” çekip gidiyor “Uğruna ölümlere gidip geldiğim / zulamdaki mahzun resim,” annemin el emeği göz nuru danteli gibi hürmetkar nasırlı eller.

Suçlamak, yermek gelmiyor içimden ne “tedip”i ne de “tenkil”i. “Zorunlu göçler” “gönüllü göçlere”, gönüllüler terk edişlere dönüştü. Göç değil bu, düpedüz terk ediş. Kadim topraklarda bir “terk-i diyar” furyasıdır gidiyor ve yankısını yitiriyor yükseltiler. Derin vadiler, sert kayalıklar, kıvrım kıvrım nehirler kaybediyor cazibesini… Aydını, sanatçısı, öğrencisi, genci, yaşlısı erkeği kadını, işçisi, işsizi canhıraş atıyor kendini başka yakalara… Diaspora gönüllülerine dönüşüyor her birey. Hani bozguna uğramış ordular vardır ya, almadan yaralılarını, gömmeden ölülerini bilmem ne yavrusu gibi dağılırlar, öyle dağılıyor “içimde dolanıp duran” cevher. Aidiyetler, yaratılar, yaşanmışlıklar bir bir gömülerek; gömülerek de değil, geride bırakılarak gidiliyor… Ah, Raj Kapoor sen “avaremo”nu söyle. Yersiz, yurtsuz, kimliksiz birer avareye dönüşüyor “yol, yol” diyenler yola dizilenler…

Kendi acıları büyüyünce çekip gider mi insan; yoksa kalır mı?  Terk eder mi öznesini? Acıdan uzaklaştıkça asıl, acı içinde kalmaz mı?

Ah kolayı “bal eyleyenler”, asıl acıdır gitmek…
Terkedilenin acısından çok daha büyüktür gidenin acısı, ancak bilmez bunu anlamaz “kolayı bal eyleyenler”. Çünkü giderlerken, “kalanları” yoktur, yoktur geride acısını yaşayacakları, özlem duyacakları, göz yaşı dökecekleri…

“Sıla hasretine” dönüşmez bu nedenle gidişler, özlemler dağ gibi büyümez. Yakmaz yüreğini “yok”luk… Sonra unutulur her şey, dirhem dirhem kaybolur. Kalmaz hikâyelerin izi…
Hani bir şarkı vardır, Banu (Kırbağ) söyler: 
“Unutulmaz deme bana, unutulur unutulur
Kapanır en derin yara acısı da unutulur
Bir rüyadır gelir geçer
Her aşk bir gün hayal olur
Unutulmaz denen günler
Unutulur unutulur
Bu hayat böyledir dostum.
Yaşanan gün mazi olur
En değerli hatıralar
Bir gün gelir unutulur
En acı dermandır yıllar
Sen dursan da dünya döner
Kalbini dağlayan yangın
Yavaş yavaş küle döner”

Doğrudur. Hayat böyledir. Hafızamızla aramız iyi değil, çabuk unutuyoruz. Doğrusu ağır gelince hayatın yükü, unutmak da istiyoruz. “Acı çekmek istemiyorsan unut. Aşkını unut. Kavgayı unut, sevmeyi unut, sorumluluklarını unut, aidiyetini unut, geçmişini, yaşadıklarını, yarattıklarını, paylaştıklarını, birlikte yürüdüklerini unut, ideallerini, özlemlerini, hayallerini unut! Acılarını, yaralarını, yaralanmalarını unut! Bir daha dönmemek, geriye bakmamak üzere çık git ve unut! Sil gitsin her şeyi. Resetle ve rahatla”!

Unutmak ve unutturmak kendinden çıkıp, başka biri olmaktır aslında. Kendini inkardır.  Kaçışların, terk edişlerin en büyüğüdür unutmak. En çok trajik, en çok acımasız, en çok öldürücü olanı…

Bu nedenle Homeros’un Odysseus’unda kaçışlar değil, sıla ve sılaya dönüşler önemli yer tutar; unutmak değil, akılda tutmak, unutmamak. Ve kalmak, hiç gitmemek, gittiyse eğer sıla özlemiyle yaşamak ve zor da olsa geri dönmek…

Homeros yazar, sanırım okumayanı yoktur. İthaka Kralı Odysseus, Truva savaşından sonra yurda dönmeye çalışır ve zorluklarla dolu on yılını alır. Yolculuğunda bin bir zorluklarla engellerle karşılaşır, alıkonur, hapsedilir, sılayı unutturan ottan yedirilir, güzel kadınlar, yemekler içkiler sunulur; denizler ve depremler tanrısı Poseidon yüksek dalgalarıyla engeller kurar. Ancak sıla/yurt özlemi, toprağa/vatana bağlılık ve sorumlulukları dirençli kılar ve zorlu bir on yılın sonunda Odysseus, İthaka’ya, yurduna ulaşır.

“Sıla hasreti” gitmeyi değil kalmayı, unutmayı değil geri dönmeyi içeren harika bir duygulanımdır. Ölümsüzlük iksirinden içmek gibidir. Bitmez tükenmez enerjidir ve bu enerji aidiyetten, bir yere, bir yar’e, yurda, toprağa ait olmaktan gelir. 

Banu şarkısında, “Unutulmaz deme, bana unutulur unutulur. /Bir rüyadır gelir geçer/Her aşk bir gün hayal olur” dese de şarkıyı dinlerken sadece tebessüm edelim, ancak Zerrin (Özer)’in “başında kavak yelleri” hallerine düşerek önce tenkil, sonra tedip gönüllülerine dönüşmemek için; bu gönüllü göç furyasına, gidişlere/terk edişlere gönül vermemek için, Odysseus’u izleyelim…

Kadim topraklarda bir “terk-i diyar” furyasıdır gidiyor…
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir