Akan bir suda iki kez yıkanır mı? Bir insanı ya da toplumu defalarca “kandırmak” mümkün mü? Tarih gerçekten de tekerrürden ibaret mi? Bir dejavu mu yaşadığımız?
Felsefe buna olumlu yanıt vermez. Zaman, aynı suda iki kez yıkanmaya tanıklık etmez, sanıldığının aksine tarih tereddüt ve tekerrür etmez. Her an, her yaşanmışlık, her tarih ötekiyle birebir örtüşmez; aksine farklı çelişkiler farklı nitelikler taşır, farklı gelişir.

Ancak durağan toplumlarda durum biraz farklıdır. Durağan toplumlar, daha çok nötrdür. Çelişkileri derin ve uzlaşmaz gibi görünse de gömülüdür, değişimi yalınkılıç tetiklemez. Aynı şey iktidarlar, devletler içinde geçerlidir. Durağan iktidarlar tutuculaşır, evrimi zor olur. Sorunlar karşısında bir kısırdöngüye girer ve “tekrarı” yaşar, zaman mekân değişir ancak işlemleri değişmez. İktidar-toplum, iktidar- muhalefet ilişkisi de bu döngüye hapsolur. Böylece ileri dönük adım ve arayışlar körelerek daralır. Tüm olumlu düşünceler, adımlar, istekler, niyetler bu “dar alan”a hapsolarak zayıflar. Çözümsüzlük, değişmezlik, isteksizlik sadece çözüm dinamiklerini değil, iktidarın kendisini de “dar alan”a hapsederek güçten düşürür, küçültür.
Değişim içinde olan ve değişim arzulayan iktidarlar, kendilerine “geniş alan” yaratmış olur. Tutuculuk, çözümsüzlük daraltırken, değişim arzusu genişletir. İktidar, muhalefeti hatta tüm bir toplumu, halkı/halkları da bu alana çekerek muazzam bir “alan genişliği” sağlar. Soluklandırır. “Geniş alan” demokratik soluklanmanın da alanı olur.

Kilitlenmiş toplumlarda, çözümsüzlük “dar alan”, çözüm ise “geniş alan” iktidar yapılarına tekabül eder. Bir iktidarın demokratik değişim ve çözümden yana olup olmadığı hangi alanda durduğu ya da hangi alanı yarattığıyla gözlemlenebilir. İçe dönükse, kapsayıcı değilse, sorunlar karşısında ilgisiz ve kayıtsızsa, yapı olarak büyüdüğü genişlediği halde, politik- pratik olarak tutuculaşıp küçülüyorsa “dar alan” da duruyordur. Değilse, değişim geçiriyor ve sürekli bir aratış içindeyse “geniş alan”a geçiş yapmış demektir.
Tüm toplumlar “dar alan” değil, “geniş alan” iktidarlarına ihtiyacı var…
CHP oldu olası bir dar alan partisidir. İktidarları da hep dar alan iktidarları olmuştur. Demokratik değişim ve çözüm perspektifleri yoktur. Hiçbir dönem de oluşmamıştır. CHP yapısal olarak kültürel sömürgecidir. Kültürel asimilasyoncudur. Tedip hareketinin (yola getirme, uslandırma) mimarıdır. Örneğin, Dersim ‘38 ardından, kültürel değişimi (Türkleştirme) telkin etme görevini Halk Evleri ve Halk Odaları üstlenmiştir. Bundan dolayı Dersim tedibinden sonra CHP Genel Merkezi’nin gönderdiği paralarla yöreye çokça Halk Evi açılmıştır.
Versiyonları da aynı problemden muzdariptir. Cumhuriyet’i hep güneş açmayan güncellenmeyen bir iklimde, demokrasiden ve demokratikleşme talebini dışında tutmuşlardır. Kendilerini mevcut olana sabitledikleri için, her dönemleri; felsefik anlamıyla değil ama, pratik anlamda tekerrürden ibaret olmuş, aynı suda defalarca yıkanmış ve halklar aynı dejayu yaşamışlardır. CHP bugün de “geniş alan” bulacak ya da yaratacak gibi görünmüyor…

AKP ise, gelgitleri çok ve son derece çelişik, karmaşık ve tutarsız bir yol izliyor. Bazı dönemlerde (Çözüm süreci gibi) “geniş alan” yaratma girişiminde bulunduysa da sürdürmedi, tutarsızlaştı, iktidarın klasik genlerine dönerek sertleşti. Yarattığı ve ısrarla koruduğu “dar alan”a tutundu.
Örneklediğimiz gibi “Çözüm süreci” aslında dar alandan geniş alana geçişin özelliklerini taşıyordu. Yapılan hamlelerle, başta Kürt muhalefeti, birçok demokratik yapı, sivil inisiyatifler, akil insanlar bu alana girdi ya da çekildi. Bu çekilmeyle resmi söylem ve yaklaşımlarda nüans farklılıklar gözlendi. “Çözümde mutabakat” ve “ortaklaşma” zemini belirdi. Ancak Turancı akıl ve inkârcı tazyik zuhur edince AKP, geniş alan arayışından vazgeçti ve MHP faktörüyle de birleşince daha sert biçimde “dar alan”a mıhlandı. AKP-MHP birlikteliği, demokratik güçlerin “Türkiyelilik” arayışını bloke ederek set çekti. Derin güçler MHP eliyle AKP’yi Türkçü-milliyetçi kulvarda tuttu.

Sonuçları malum…
Genel seçimler benzer kodlarla sonuçlandı. “Üçüncü yol” ya da “üçüncü alan” aktörlerinin CHP “tercihi”, demokrasi güçleri ve bu güçlerin dayandığı geniş kitleleri önce objektif olarak siyasal İslam’a, sonra Kemalist milliyetçiliğe angaje ederek kitle tabanını kontrpiyeye düşürdü bu da ikircikli durumlara yol açtı. Bu da demokratik zemini zayıflattı.
Yerel seçimlerin gündeme girdiği bugünlerde “AKP’de kıpırdamalar var” deniyor. Ancak bu yeni bir “geniş alan” bulma /yaratma eğilimine dönüşecek mi?
Soru da sorun da bu.
İpuçları yeterli değil. Hatta hiç yok. “Yeni anayasa” gündemde. Ancak kapsamı, içeriği, ne vadettiği ya da edeceği belli değil. Hatta anayasa kurumlarında yaşananlara bakılırsa, radikal değişimler, adımlar beklemek abesle iştigal olur. İktidar demokrasiye duyarlı bir özellik kazanmak, “geniş alana” geçmek istiyorsa, önce ağırlıklarından kurtulmalı ve bunu açıkça deklere etmeli. “Tekçi” söylem ve tekerlemeler ağırlıklardan biri. Hatta en önemlisi. “Kayyımcı” anlayış bir diğer ağırlık. Bu ağırlıklardan kurtulur ve demokrasiye duyarlı bir anlayışa evrilirse “geniş alan”a geçiş yapabilir. Buluşma da “dar zemin” de değil, ancak böyle bir “geniş zemin” de olabilir.
Olabilir mi?

Olabilir.
İnandırıcı mı? Değil. Mevcut biçimiyle değil. Hatta Kürt çoğunluğu ve demokratik güçler, “AKP ile bir daha asla” dedikleri bilinen ve sıkça tekrarlanan bir argüman. Mevcut durum haklı olarak “asla” dedirtiyor. “Değişmeden, değişmekte olduğunu göstermeden asla!” yaygın söylem.
Ancak ne Kürtlerin ne de demokratik güçlerin bu “kesinliği”, “olmaz”lığı geçmişi referans göstererek mutlaklaştırma lüksü yok. Politika da böyle bir şey değil. Şimdiye kadar biriken tüm politik olmazları istifleyerek üst üste koyarak bundan koskoca bir “Asla” bir “olmaz” yaratmak; bunu da karşıtlık temelinde politik tutuma dönüştürmek gibi bir lüksleri yok! Olursa bu son derece duygusal apolitik bir tutum olur.

Değişim isteğinin kimden (CHP ya da AKP) geldiği değil, neler içerdiği ve ne oranda samimi olduğu önemlidir. Samimiyet ise niyetlerle değil, pratik alan ve adımlarla sınanacak bir husustur. İşin içinde “kandırılmak”, aynı suya tekrar sokulmak, hızla giden trenden atılmak gibi riskler de var. Buna önlem almak ise bir başka politik maharet.
Burada da HEDEP gibi yapıların nasıl bir tutum içinde olacakları önem kazanıyor…
Politika başka bir alan, başka bir dünya ve hala çok acımasız, hala çok duygusuz, hala çok güvensiz…

Gayet güzel bir yazı. Üzerinde tartışılması gerekir. İktidarlar giderek dar alana girerek kendi konumlarını korumaya çalışıyorlar, ancak bu onların daha çok kaybetmesine neden oluyor.
aslında ciddi bir paradoks var. Toplumsal talepler, gereksinimler arttıkça, yapılar geri çekilerek “küçülüyor” ve muhatapların kendisi birer probleme dönüşüyor. Evet tartışmakta fayda var.