(Hrant’ın anısına…)
Kulaklarımda Cem Karaca’nın davudi sesi: “Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete…”
‘Ses’ etkileyici, ‘sözler’ ürkütücü!
Ülkede durum tastamam bu. Hatta fazlası… Gitmiyoruz, “kıyameti yaşıyoruz” demek daha doğru gibi…
Tarihin hiçbir döneminde iktidar-toplum, iktidar-muhalefet benzeşmesi böylesine yakın ve örtüşür olmadı. Çağa, insanlığa, insanlık değerlerine, hayata, olaylara bakış açısındaki eril mantık böylesine ‘bilenmiş’ gözükmedi! Ürkütücü gelmedi!
Siyasal alana bir bakın: “Ali kıran baş kesen” halleri… Kasımpaşalı’ya, Eşrefpaşalı’ya, Tophaneli’ye, şuna buna taş çıkartan külhanbeyi tavırları… Sicilyalı üslubu… Lümpen efelenmeler, racon kesmeler falan filan gırla…

Hakim siyaset ve siyasal dil, (lütfen çocukların erişemeyeceği bir yerde muhafaza ediniz) çocuklarımızın sadece geleceğini değil bugününü, ruh sağlığını da bozar niteliğinde!
Tam bir akıl tutulması!
Sağduyu, akliselimlik hak getire…
“Karşıtlık” üzerine kurulu ulusçu siyaset ve dili, Roma arenalarındaki “kızgın boğa” gibi önüne gelen herkesi, her şeyi tepelemek, yıkıp geçmek hevesinde… Her şeyi, her adımı, her gelişmeyi tıkamış durumda… Topluma, çağa, insanlığa kattığı/katabileceği bir şey yok!
Değişim arayışını geliştirecek doğru üslubun önünde sayısız siyasal bariyer var!
Daha çok seçim süreçlerinde kendini gösteren bu ulusçu eril siyaset ve söylem, halklar ve dinamikler için (“Eyvah Eyvah” filminden Ata Demirel’in kulakları çınlasın) tam bir “karaçalı”! Tam bir ayrık otu! Gövdeyi ikiye bölen keskin kılıç!
Bugün ülke insanını bir arada tutan maalesef toplumsal, evrensel değerler değil, milliyetçilik. Yani ulusçu kimlik!
Angaje çoğunluk için başka bir kimlik, aidiyet yok!
“Kimlik siyaseti” yapan ve/varlıklarını buna dayandıran yapılar zor yapılardır. Bu yapılar sadece kendileri ve kendilerine benzer yapılarını önemserler. Sadece kendilerini görürler. Çevre-alan algıları, duyarlılıkları tamamen kapalıdır. Empati yapmazlar. Demokratik refleksleri yoktur. “Hakim ulus” dışında kalan her şey, her birey ya da kesim onlar için “tehdittir.” “Korunması gereken değerler ve demokratik bileşenler bütünü” değil, “öteki”dir. Ve “öteki” her zaman “toplumu bozar”!
Türkiye insanı şimdi böyle bir zeminde beyhude dolanıp duruyor! “Öteki”ne karşı her türlü saldırganlığı, yıkıcı, irrite edici tutumu tolore ediyor. Bununla da kalmıyor, ayrıştırıcı hezeyanlarla “ortak bir duygu ve refleks” de oluşturuyor… Bu ortamda oluşan “ruhsal şekilleniş” ise, tamamen eril egemen siyasete angaje durumda…

Tehdit algısını ‘öteki’nin varlığıyla açıklayan siyasal milliyetçilik, yıkıcılığı şiddeti de besliyor. Ve tam da buradan, kendini erk yerine koyan ve erk adına “karar veren” militer ve paramiliter yapılara zemin sunmuş oluyor!
Bu efelenmeci, racon kesmeci ulusçu siyaset, Hrant Dink vb. örneklerde görüldüğü gibi ülke için, sadece düşündürücü değil, aynı zamanda ölümcül!
Hrant Dink Türkiyeli bir Ermeni. Hayatı kadar fikriyatının da yasal Anayasal mevzuatın dışına çıktığına dair bir ifade, bir kanıt ya da iddia yok! Tıpkı Sıvas/Madımak’takiler gibi. Dink de yasalara ve Anayasal düzene saygılı bir aydın…
Öyleyse neden?
Çünkü ulusçuluk, bir birey ya da etnisitenin Anayasal düzene bağlı olup olmadığını bakmaz. Bunu önemsemez. Onun etnik kimliğine, siyasal duruşuna bakar. Yasalara uysa da etnik kimliği onu “öteki” yapar ve dışlayıcı eylemin hedefine koyar.
“Kışkırtıcı” hakikat budur! Gerisi laf-u güzaftır. Dezenformasyondur.
Hrant Dink cinayetinin 17. yıl dönümünde bir parti liderinin (ölçüp biçmeye bile gerek duymadan) kurduğu şu cümle, mevcut siyasal anlayış ve dile bakıldığında hiç de şaşırtıcı değildir: “Biz geçmişimizde siyasi cinayetlere tanık olduk ama mertçeydi”.
Bir cinayeti, faili meçhulü, katliamı “mertçe” bulmak… “Siyaset ve cinayet” birbirini tamamlayan unsurlarmış gibi aynı cümlede buluşturmak! Şiddeti dışlayarak demokratik önlemler geliştirmek/önermek yerine, “Sicilyalı” misali racon kesmek; servis edip algı yaratmak!
Dikkat ettiyseniz bazı birey ve sınırlı demokrat çevre dışında kimse bu söyleme şaşırmadı… Tepki vermedi. Kimseler, “Burası demokratik laik bir ülke; Anayasa var, yasalar var. Herkes eşittir.” Demedi! “İdari mekanizma yasalarla işler ve yasalar herkesin, her bireyin yaşama hakkını güvence altına alır, korur.” cümlesini kurmadı! “Dolaysıyla asıl bu söylem ülke için ülkede yaşayan aydınlar, etnik kimlikler için bir tehdittir” uyarısında bulunmadı!

Çünkü toplum olarak bu tehdit siyasetine, ötekileştiren dile alışığız. Bu, toplumun geniş bir kesiminde hakim dil ve duygu… Hrant Dink örneği spontane ve istisnai bir durum değil.
Belleğimiz örnekleriyle dolu…
Bu ölümcül dil, ‘ötekiler’ hakkında oluşturulan algının etkin ve yaygın bir argümanı! Hrant ve daha başka örneklerde olduğu gibi, güncellenerek ardında yatan “olay ya da olaylar dizisini olağan hale” getirmiş oluyor!
Hatırlardadır:
Daha önce de birileri, “parlamenter sistemi umut diye sunmak millete ihanettir” demişti… 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta 37 kişinin yakılarak öldürüldüğü hadise için, “çok şükür otel dışındaki halkımıza bir şey olmadı” cümlesini kurmuştu… “Devlet için kurşun atan da yiyen de şerefli” sayılmıştı…
Sözün özü: Demokrasi gelişmedikçe siyaset, demokratik düzleme çıkmaz. Rafine olmaz. Çekici de gelmez. Gün olur/gün gelir ulusçu söylemlere, racon kesen külhanbeyli tavırlara teslim olur… Akıl tutulmaları birbirini izler. Her yıkıcı, ötekileştirici söz, akıl tutulmasının lanetli uzuvlarına dönüşerek bünyeyi sarar. Siyaset kirlendikçe bu uzuvlar uzar. Akıl tutulmalarının kronik cömertliği (!) toplumsal zihni çökertir.
Yaşanan da tam bir ‘çökme’ durumudur!
