escort ankara - Türk Porno - Ankara Escort Ankara escort, eskort, escort bayan Ankara Escort Bayan arkadaş bulmak istediğiniz ve ihtiyacınız olduğu her zaman Ankara Escort Sitesi.
Nevzat Güngör
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Yazarlar
  4. GÖK KIZIL KANARSA

GÖK KIZIL KANARSA

featured

Nevzat Güngör

Toprağı eşeliyordu kurt. İri yarı. Kalın mı kalın ensesi. Gözlerinde ateşin tüm renkleri. Göğe saplanmış olan dağın yamacında. Canla başla eşeliyordu.
Kar renkli bir rüzgâr geçince yanından, durdu kurt.
Ağzıyla uzanıp yarattığı çukurdan bir şey çıkardı.
Kemikti.
Uçları toparlak, yanmış kumaş parçasının yapışıp kaldığı.
Büyükçe.
Kendi etrafında dönüyordu.
Uzaklarda bir kuş öfkeyle öttü. Durdu.
Kar renkli bir başka rüzgâr geçince yanından. Emredilmişçesine.
Koşmaya başladı.

Arkada bıraktı rüzgârı. Yamaçtan aşağı. Kar kokusu. Aşağı. Bütün gücüyle.
Dağın zirvesine yakın kaleye benzeyen kayalıktan kanatlanmış olan kartal da göğün mavi enginliğinde kulaç atarak onu takip etmekteydi. Gölgesi kurdun üzerine düşerken. Ağzında kemik, koşmayı sürdüren kurdun. Ateş, renkten renge akarken.
Kurttu, yakılmış, kimsesizliğin örtüsü altında titreyen hayalet köyleri geçti. Kurttu. Kulaklarında yıllar öncesinden kalma ağıtları. Kurttu. İşgal edilmiş tarlaları. Kurttu. Vadileri. Kurttu. Boş kovanların kemirmekte olduğu ormanları.

Kurttu. Kartalın gölgesi gölgesiydi. Ağzında kemik. Kurttu. Ne olursa olsun koşmak zorundaymışçasına. Sararmış çocuk gülüşlerini. Kurttu. Bir düğünde söylenmiş şarkılardan arta kalan kırıntıları.
Kurttu. Beş saat elli iki dakika sonra yere yığılıverdi. Kurttu, kemik hâlâ ağzındaydı. Kartal aynı dairenin çizgilerini kalınlaştırıyordu.
El ele iki rüzgâr geçince. Çalıların ortasından bir köpek fırladı, boynunda deri tasma. Yaklaştı. Havayı kokladı. Uzanıp kemiği ağzına aldı. Başını kaldırınca da kartal ile gözleri bir oldu.

Aynı yürek atışları. Dönüp var gücüyle koşmaya. Kartalın gölgesi pusulaydı. Yürek atışlarıydı.
Köpekti. İnsan seslerinin kaç zamandır dokunmadığı köyleri arkasında bıraktı. Köpekti. Can çekişen ilçeleri. Köpekti. Ateşle buluşmayı korkunun yatağında kıvranarak bekleyen hasta köyleri. Köpekti. Kurşun seslerini. Paramparça edilmiş barut kokulu rüyaları. Köpekti. Yabani otların ezdiği mezarlıkları.

Kartal, gökteki haritaydı. Köpekti, bütün gücüyle…
Mavi tahtada buluttan harfler. Bazen de beyaz cümleler.
Dört saat dokuz dakika sonra bir ağacın kaç adım ötesinde cansız yere. Kartal o dairenin çizgilerini kalınlaştırırken. Başka bir köpek, iri ve kara, fırladı ağaçların arasından.
Kemiği alınca. Gözleri kartalda. Gölgenin gösterdiği yöne doğru kurşun olup. Ok olup. Haykırış olup. Çıldırmışçasına koşuyordu.
Köpekti. Kendini öldürmek istercesine. Köpekti. Karaydı.
Mavi tuvalde tek bir ak cümle.
Köpekti. Arkasında bırakması gerekenleri bırakmıştı. Karanlığın avuçlarında ayak sesleri. Yıldızlardan uzun cümleler. Yere yığıldığında sadece kartalın sesini duymuştu.

Son nefesiyle birlikte gecenin kendi rengini verdiği bir kedi çıktı ortaya. Kemiği. Kartalın sesini sırtlayıp.
Kediydi. Koşması gerekiyordu. Uçurumları aştı. Kediydi. Pusuları. Kediydi. Kurşun seslerini çiğnedi. Bombaları. Kediydi. Mevzilerde ayak izlerini bıraktı. Kazan bombalarının açtığı çukurlar. Kediydi. Paletlerin çiğnediği çiçekleri.
Şafak sökmek üzereyken can verdi. Kemik ağzından düşmüştü.
Kartal ve o daire. Beklenen gelmeyecek miydi yoksa? Daire kendi duvarlarını yükseltirken. Beklenen?
Kemik kıpırdadı. Ya beklenen? Kartal ve o çember. Kedinin gözlerinde hâlâ ne zaman söneceği belli olmayan ışıltı.
İlerlemeye başlamıştı kemik. Kartaldı, gözleri keskindi. Yüzlerce, binlerce karıncanın kemiği köye doğru götürmekte olduğunu görünce. Kuyu derinleşecekti.
Kanat uçlarında sevinç damlaları. Karıncalardı, adımları küçük, ama yürekleri büyüktü. Engellerden zincirdi, koparılan her halka eklenen halklardı.

Kemik, köyün dışında durmuştu. Kartalın gölgesi.
Çocuğun biri, güneşin ısıtan okşamaları altında yürürken. Karıncalar yığıldıkları yerde yorgunluklarından büyük parçalar öğütürken heyecanla olacakları.
Çocuktu. Aldı. Baktı. Kartalın gölgesini de görmüştü. Elinde kemik doludizgin koşmaya.
Annesi, babası, kardeşleri, akrabaları. Durması için bağırıyorlardı. Delirmişçesine koşmakta olan. Elinde kemik.
Çıkmıştı köyden. Ona yetişmek isteyen rüzgârın ayak sessizliği. Peşine düşmüş köylülerin yarattığı bağırışlar.

Çocuk, kıvırcık saçlı, zayıf, esmer yüzlü çocuk. Kanat takmışçasına. Kartaldı, o hedefe kilitlenmişti. Tek gölge. Tek yürek. Durması için. Yetişemiyorlardı.
Bağırmanın mızrakları. Rüzgâr bir taşa oturmuş eli böğründe derin derin soluyordu.
Çocuktu. Uçarcasına. Koşuyordu.
Komşu köyün camisinin yanında gözleri yarı açık dizlerinin üzerine çöktüğünde. Kartal ve o daire. Kuyu kendi kendini kazarken.
Mavi tahtada sonu ünlem işaretiyle biten tek beyaz cümle.
On iki yaşlarında siyah saçları örgülü, sağ bileğinde kırmızı boncuklardan bilezik olan kız, ürkek adımlarla yürüyüp kaç karış ötesinde durmuştu.

Gözlerinde meydan kavgasına tutuşmuş soru orduları. Uzanıp kemiği. Aldı ve kartala baktı. Kartala baktı ve başını önüne eğdi. Başını önüne eğdi ve çocuğun alnından yere damlamakta olan ter damlacıklarının sesini duydu.
Duydu ve yeniden başını kaldırdı. Kaldırdı ve o tek beyaz cümleyi okudu. Okudu ve koşmaya başladı.
Köyü hançer gibi kesen toz bulutu! Annesi hemen eve gelmesini söylemişti. Görünmezler Korusu tekrarlamaktaydı: “Eve! Eve!”
Kaç bin yıllık tekrarlayıştı. Kartalın gölgesi. Koşmaya devam.
Annenin o öfkesini bırakalım özel tarih, genel tarih bile yazamazdı. Ciğerlerini yırtarcasına. Annelerden bir anne, kızlardan bir kızı.
Kız ve kemik önde. Öfke ve anne arkada. Kartal. Mavi tahtada bir başka cümle.
Kaç zaman sonraydı. Yorulmuş bir anne kızgınlığın jiletiyle bedenine tek heceli kelimeler kazırken. Kemikli Kız koşmaya.

Kartalın asla bulunamayacak o taş tablete yazılmış çığlıklarından biri.
Karakolun hemen yanından geçti Kemik. “Dur!” haykırışı. Görünmezler Korusu tekrarlamaktaydı; “Duuur!”
Duymuştu duymasına da… Arkasından ateş ediliyordu. Yüreklerdeki dağları bombalayan uçakların taş uğultusu.
Başka bir köyün yakınında nefes nefese yere yığıldığında hemen yanı başında bir gölge belirdi.
Kaldırdı başını yaşlanmış olan çocuk. Elinin tersiyle alnındaki terden gölü biçti.
Gölge, gölgesine değmekteydi. Bir at! İnsan bakışlı, alnında kara bir yıldızın bulunduğu.

Kemiği uzattı. At, kişnedi. Kemiği alır almaz şimşeğe dönüştü. Kartalın gölgesi. Gölgesiydi.
Şimşek çakmıştı!
At, hâlâ duman kusan köyleri aştı. At, tanklarla çevrili ilçeleri. At, çürümekte olan şehirleri. At, görünmeyen çölleri.
Yirmi üç saat otuz yedi dakika sonra bir şehre, uzak, denize yaslanmış o şehrin gecekondu mahallelerinden birinin kıyısında son kişnemeyle birlikte yere yığılınca…
Kartalın gölgesi üzerini örten yorgandı.

Yaşlı bir adam. İki büklüm. Kendisi kadar yaşlı bastonuyla. Eski kelimesinden de eski elbiseler içinde. Nasırları sigaranın rengiyle boyanmış.
Zamanın canı feci sıkılırken sırf oynamak için yüzünde açtığı çukurlar, kesikler bulunan adam. Köyüne, ölülerine dair hep aynı rüyayı gören. Aynı kâbusla öldürülen o rüyadan uyandığında mutlaka sigara üstüne sigara içen.
Özlem adlı binlerce yapraklı kitabı bıkıp usanmadan yeni baştan okuyan yaşlı adam.
Yanı başında durmuştu. Uzanıp atın ağzından kemiği aldı. Kartalı görmüş. Kartal tarafından da görülmüştü.
Yürümeye başladı. Kaç adım sonra fırlattı ömrünün ortağı bastonunu. Hızlanmıştı yürüyüşü.
Bastonun avaz avaz bağırışı. Yoksulluğun kemirdiği, kemireceği mahalleleri, derme çatma evleri birer birer geçti.
Tozlu sokaklarda kendine yöneltilmiş bakışları. Çocukların tahta silahlarla oynadığı o tek oyunu. Kartalın gözleri sırtından itmekte, ellerinden de çekmekteydi.

Koşuyordu. Nefes nefese. Alnının uçurumlarında terden nehirler.
Başka sokağa. Bambaşka.
Bir oda bir salondan oluşan sıvasız, yıkıldı yıkılacak evin önünde oturan yaşlı kadının kaç adım ötesinde durdu.
Kadın, acıdan yanmış ellerini açarak dua etmekteydi:
“Ey Allah’ım oğlumu bir kez, tek bir kez de olsa görebilseydim.
Tam dokuz yıl on ay üç gün önce, evimiz o zamanlar daha köydeydi,
bir sabah kalkıp baktık ki uçmuş dağlara.
Görmek de değil, ona dokunabilseydim…
Kokusunu ciğerlerime… Bir kez, tek bir kez. Yeterdi.
Ondan sonra alsaydın canımı…”

Hep aynı duayı eden. Yüreğindeki denizde durmadan boğulan. Yakaran. Titreyen. İlk kez ediyormuşçasına aynı duayı. Güneşi bile kızıla boyayan acının dalgalarını…
Yaşlı adam uzatınca kemiği.
Anaydı. Yüreğindeki mezara diri diri gömülmüştü. Duaydı. Göğe çekilmiş kılıçtı.
Bütün âlemleri görebilen gözlerini açınca. Uzanıp aldı. Kokladı. Yüzüne sürdü gözyaşlarıyla ıslanacak olan kemiği.
“Oğlum!” diye inledi. İnleyiş göğe saplanmış ateşten oktu. Mavi kızıllaşırken. Kan kırmızısı cümle. İki kişilik mezara doğru akarken…
Kartaldı, gözleri ve gölgesiyle birlikte o daireyi arkasında bırakarak uzaklara, dağlara doğru kanat çırpmaktaydı.

GÖK KIZIL KANARSA
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir