O hep yalnızdır!
İnsanı tanrılar eğitir. Tanrıdan öğrenir ve niteliklerinin de tanrıdan geldiğini var sayar. Duyguların yöneticisi de tanrı ve tanrıçalardır. İnsan tanrıyı kıskanmaz ancak tanrılar insanı; insanların başka tanrılara gitme, tanrı yaratma ya da terk etme durumunu kıskanır; müthiş öfke duyar. İnsanın başka tanrılara gitme/tapınma ya da özgür kalma olasılığı öfke ve kıskançlığın kaynağıdır. Kıskançlık tanrıdan doğar ve öfkeyle yolculuk yapar.
Tanrılar sanıldığı gibi rahat değillerdir. Hep tedirgindir, hep kaygılıdır, hep kuşkucudur. Hep aldatılma, yalnızlaşma korkusu yaşarlar. En büyük korkuları biz naçiz ve aciz “kullarının” başka tanrılara gitmesi ya da tapınmaktan vazgeçmesidir. Bundandır ki tekmil tanrılar kıskançtır ve her biri terkedilme korkusu yaşar. Tanrı savaşları, tanrı ve tanrıçaların hükmetme, sahip olma, tapınılma isteği bu ana kıskançlığın nedenidir. Bu nedenle tanrılar ve ona öykünen tiranlar her durumda mutlak itaat ister, biat beklerler.

Tevrat’ta (on emir) şöyle geçer.
“Seni Mısır’dan köle olduğun ülkeden çıkaran tanrın rab benim. Benden başka tanrın olmayacak. Kendine yukarıda gökyüzünde ya da yer altındaki sularda yaşayan herhangi bir canlıya benzeyen put yapmayacaksın. Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın. Çünkü ben tanrı rab kıskanç bir tanrıyım. Benden nefret edenin babasının işlediği suçun hesabını çocuklarından, üçüncü, dördüncü kuşaklardan sorarım. Ama beni seven, buyruklarıma uyan binlerce kuşağa sevgi gösteririm.”
Tanrıların gazaba gelmesi, “kullarını” cezalandırması insan oğlu-insan kızının başka tanrılar araması ya da kendilerini tanrılardan azade görmeleriyle ilgilidir. Tanrıya ya da tanrılara itaatsizlik, bu kıskaçlığı dehşet bir öfkeyle harekete geçirir. İtaat ise, Tevrat örneğinde görüldüğü gibi yerini bir aldatıcı “sevgi”ye bırakır.
Uzakdoğu mit’inde de durum benzerdir. Örneğin Hashihime (Japon Mit’i) “uzun eski köprülerde yaşayan kıskanç bir tanrıçadır. Eğer Hashihime’nin köprüsünden geçerken başka bir köprü hakkında güzel şeyler söylerseniz başınıza da kötü şeyler gelecektir.” Tanrıca Hashihime’nin Odağı, dünyası, kimliği, değer ölçüsü kendi köprüsüdür.
Yine Yunan Mit’inde Hera önemli bir figürdür. Hera kıskanç kinci bir tanrıçadır. Kıskandıklarını tuzağa düşürmekle, canavarlara çevirmekle, süründürmekle ünlüdür.

Ancak kıskançlık dişil ya da eril değildir. İkisidir. Kıskançlığı “dişil”kılan kadın kimliği ve duygusal tepkileri değil, erkek egemen anlayışının yarattığı algı ve erk’in kadını oturttuğu yerle ilgilidir. Kıskançlık duygusunun cinsiyetçi bir yaklaşımla sınıflandırılması erkeği baskın karakter olarak öne çıkarır ve kadın karşısında “güçlü” kılar.
Burada kıskançlığı kavramsal olarak da irdelemekte fayda var.
Kıskanç(lık) deyimini genellikle “sahip olmadığımız bir şeye sahip olan birisine haset etme” anlamında kullanırız. Kendisi için istemeyi ya da arzulamayı amaç duruma getirme eğilimi; bir şeye (nesne ya da birey) tek başına sahip olma, mülk edinme kullanma tutkusu olarak da tanımlanabilir. Daha yaygın biçimde “sevilen şeyin başkasının olması korkusu” da denilebilir. Hatta bu tanım bazı durumlarda paradoksal biçimde “sevilmeyen şeyin başkasının olması” halini de kapsayabilir.
Kıskançlıkta nesnenin/kişinin gerçek değeri değil, bizim o şeye/kişiye yüklediğimiz anlamla açıklanabilir. Dolaysıyla kıskançlık, nesnel (oblektif) değil öznel (subjektif)dir, bu nedenle doğrudan o şeyin/kişinin özniteliğini açıklamaz.
Ayrıca Emma Goldman’ın da dediği gibi “Gerçekte kıskançlık, insanı öfkeden dolayı kör eden, şüpheden dolayı küçülten ve imrenmeden dolayı katılaştıran etkenlerin başında gelir.”
“Öfke duyulan, yalnız kıskandıran ve kıskanılan değildir,
Kıskanmanın yersiz olduğu söylemi de öfkelendirir artık.
Bencilliğin körüklediği ego, öyle coşar ki,
Kişi kendi aklına dahi düşman kesilir,
Kıskançlık ateşini yeterince beslemiyor diye…” (Ahmet…)
Konuyu girişte olduğu gibi tekrardan tanrılar dünyasına, mitolojik alana çektiğimizde, Habil-kabil ilişkisinde Tanrının, Habil’in sunduğunu kabullenirken Kabil’inkini kabul etmediğini bu nedenle Kabil’in Habil’i kıskandığını görürüz. Örnekte kıskançlık doğrudan “reddedişe” ve “reddedilişe” oturuyor… İstenilen şeyden yoksun kalma korkusu, bir diğer anlatımla bireyin varlığını ötekinden ilgi duyduğundan “kabul görmek” eylemine dayandırması bu kesin yaralayıcı duygu kabarmasını yani kıskançlığı kışkırtmıştır.
Burada, birinin ya da bir şeyin kendi hayatındaki “tek kişi” olması arzusu, kıskançlık konusunun özünü oluşturur.
Kıskançlık yalıtıcıdır. Duygu geçişleri yoktur. Hep sorgular, sadece sorgular ve Nietzsche’nin dediği gibi “bütün yargılayanların gözünden bir cellat bakar.” “Sahiplenme duygusu” yani kıskançlık ölümcül ilkel bir duygudur ve bu duygu “sahip olmak”la sınırlıdır. Elde edilecek şey, elde edilince duygu biter. Sahip olmak, elde etmek kıskançlık duygusunu bitirmez ancak uyutup yatıştırır.
Arstoteles, “İşte bu şekilde avcı sıcakta ve soğukta, dağda ve kıyıda tavşanı kovalar, ama bir de yakaladı mı onu hiç umursamaz, ancak ondan kaçanın peşinden koşar” derken haklıdır.
Burada tavşanı çekici kılan kaçmakta oluşudur. “Yakalama” isteği avcıyı tavşana kilitler. Kilitlenme tavşandan dolayı değil, onun kaçma, kurtulma, kontrolden çıkarak özgür alanlar bulma olasılığıdır.
Sanırım bu sav ilişkilere de indirgenebilir. Elde etme ya da elde edilme isteğinin yarattığı ilkel haz-ki güdüseldir-, elde etme-edilme eyleminden sonra yerini tarifsiz bir rahatlığa, sıradanlığa, olağan olana bırakır. Tevrat örneğinde olduğu gibi, cezalandırıcı tanrının yerini bağışlayan seven tanrılara bırakması kabullenmiş, içselleşmiş kullukla ilişkilidir. Tanrıdaki kulluk sevgisi, kul’un kulluk yaptığı süreyle sınırlıdır.
Kıskançlık “kaçma- kaçırılma korkusu”ndan doğar. Yakalamış olmak bir rahatlama yaratsa da “kaçma-kaçırma” olasılığı kıskanç olanda tedirginlik yaratır ve bu tedirginliği çoğunlukla rahatsız edici sorular, yoklamalar izler sonrasında ise saldırganlığa dönüşür. Böylece birey, ilgiyi kıskandığı bireyin özgürlük alanına doğru rahatsız edici tarzda genişletir. Burada tepki bireyin olası “sadakatsizliğine” dönük gibi gözükse de özünde kendi varlığınadır. Birey bu yolla her defasında kendine döner, kendine bakar kendini yoklar ama bulamaz! “Ben eksik miyim, ben çirkin miyim, ben basit miyim?” der durur, ancak yanıtını bulamaz! Ne bulabilir ne de verebilir. Çünkü kıskançlık öznel bir duygudur.
Kıskançlık narsizmle de örtüşür. Kendilerine dönük yaşayanlar çoğalamadıklarından asosyal bir dünyada kurgusal olurlar ve her şeyi subjektive ederek kuşkuyla bakarlar. Kuşku tek argümanlarıdır. Bu daraltılmış öznel evrende kuşku ve korku yaşam biçimleri olur. Kaybetme korkusu eğer aşılmazsa paranoid bozukluğa dönüşür. Tanrısal rol üstlenmeler “dünyanın kendi etraflarında döndüğü” saplantısıyla partnerlerinin yaşamlarını da kendilerine bağlayarak eritir. Bir tür itaat ve biat seremonisidir bu. Tanrı-kul kültünde olduğu gibi burada da bireye özgür alan bırakılmaz başka ilgiler edinmesi başka çoğalmalar yaşamasına olanak tanınmaz. Kıskançlık “boğmaca” gibidir. paranoyal kontrol isteği bireyi/partneri boğar.
Duygusal cinsel ilişkiler, aşklar, bağlar, bağlanmalar hayat içinde vardır ve yaşadığımız hayatın önemli unsurlarındandır. Hatta çoğudur. Bunu güzel ve etkileyici kılan günlük ilişkiler, “aşırı sevgi” olarak tanımlanan kıskançlıklar değil, her bireyin doğru birikimleri kadar, hayat içinde tuttuğu ve durduğu yerdir. Bu yer sosyokültürel açıdan nitelikliyse, sürekli üreten dinamik özellikler taşıyorsa sağaltıcı rol oynar ve bu ortamlarda kıskançlıklar az görülür ya da zaman içinde yatışır, elimine olur.
(devam edecek…)
